Editörden (Eylül 2016)

Merhaba Her Nefes Dostlarımız,

Her Nefes’in Eylül 2016 sayısının konusunu “Ahde vefâ” olarak belirlemek istedik. Nedenine gelince; mâlûm-u âlîniz “ahde vefâ” sözde sadık kalmak demektir. Muhteşem dinimiz, verdiğimiz sözlere sadık kalmaya çok kıymet verir. Elbette sözümüze sadık kalma gayretimiz, ezelde “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” sorusuna verdiğimiz “Evet” (belî) cevabıyla başlamıştır. Sonra da “Halka verilen söz, Hakk’a verilen sözdür” deyişiyle, ceddimiz vasıtasıyla nesiller boyu bizlere kadar aktarılmıştır. “Söze sadık kalmak” içinde söylediğimizi yapmaktan, geleceğimizi söylediğimiz zamana/saate riyaet etmeye kadar, pek çok güzel haslet (davranış) ve edep yer alır.

Ahde vefâ, bizi ve bizden sonraki nesillerimizi daha güzel günlere taşıyacak en önemli kıymetlerimizden biridir. Biz büyüklerimizin konuşmalarında, hal ve davranışlarında bunları görme şansına ulaştık elhamdülillah. İnşallah bizler de, ceddimize lâyık olup kendi evlatlarımıza, torunlarımıza ahde vefâmızı her halimizle taşıyıp gösterebilelim.

İşte bu temmeni ile Eylül 2016 konumuzu “Ahde vefâ” olarak belirledik. Biz şanslı kullara, her halleri ile ahde vefâyı gösteren büyüklerimizi ve ceddimizi hem analım hem de ahde vefâyı onların kelâmlarıyla yeniden idrak etmeye çalışalım istedik.

Konu önemli, yazmaya çalışanlar da acemi olduğundan, hatalarımızı ve kusurlarımızı hoşgörmenizi diliyoruz. Güzel bulduğunuz her kelâm da, elbette herşeyin sahibine aittir. Sözü balla keselim ve koca sultan Hz. Mevlânâ’nın duasından bir lokma nimetlenme niyazı ile yazımızı bağlayalım.

“Ey ganî-i mutlak (her tür ihtiyaçtan uzak olan)! Ey Kerîm ü Mâbud-u bi’l-Hak (hakîkî/yegâne Kerîm ve Mâbûd)!… Dünya ve âhirette ahlâk-ı hamîde (güzel ahlâk) ve ahde vefâdan (söze sâdık kalmaktan) bizi dûr ve mehcûr (uzak) eyleme.”

min…
Yosun MATER

Sohbetler (Eylül 2016)

Bir kimseyi asrın allâmesi de görsen, onun zâhirde olan ilim ve mârifetine bakmayıp Allah’la ve halk ile olan ahdine vefa edip etmediğine bak. Çünkü ilim, kabuk gibidir; ahde vefa etmek de o ilmin özüdür.

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 451)
*****
Vefakâr olmaktan konuşulurken, söz, Erenköyü’nde yaz mevsimini içinde geçirdiğimiz Doktor Suphi Neş’et Bey’in köşkünün bahçesindeki ceviz ağacına intikâl etti. Hocamız bize dâima,
– “Vefâ, Allah’ta ve Allâh’ın sevgililerindedir”
demiş ve her söylediğini işlemesine alışmış olduğumuz için bu hükmünü de hareketleri ile doğrulamak ve isbat eylemekten geri kalmadığını göstermiştir. İşte, havalar sertleşmiş ve yazlıktan Konağa nakledeli bir hayli zaman geçmiş olduğu halde, bir gün Erenköyü’ne gidip ceviz ağacını ziyâret etmek arzusunu gösteren Hocamız:

– “O bana yazın süt annelik etti. Meyvesinden yedim. Şimdi gidip
ağacı okşamak isterim” diyerek İstanbul’dan Kadıköyü yakasına geçip ağacı ziyâret eylemiştir.

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 6)

*****

“Elbet Allah’tan başka kimsede vefa yoktur. Bir de Allah yolunun yolcularından başka… Dünya ehlinin dostluğu, büyük bir balona benzer. Küçük bir iğne batırılınca hemen sönüp gider. Onun için bu dünyâda cefâ görmek istemeyenler, dünyadan ve dünya ehlinden vefa beklememelidirler.”

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 97)

*****
“Dünya demek, dedikodu; hayat demek, can çekişmek demektir. Hayâta ibret gözüyle bakanlar tedkik ve takip edenler bunu her an görebilirler. Göremeyenler ise târihi okusunlar. Dünyânın herhangi bir varlığına vefa görmek ümidiyle bağlanan kimse mutlak cefâ görür. Bu kaide değişmez. Herkes bu değişmeyen kaide önünde müsavidir. Çünkü hayat gelmek, çekmek, ölmek kelimeleri içinde toplanabilir. Ulumuz, Peygamberimiz bile bunun dışında kalmış mıdır?
O yaptığı haksız muamelenin cevâbını alan kimseye gelince, Cenâb-ı Hak yine onu esirgemiş ki kabahatini geciktirmeden cezalandırdı. Eğer sevilmeyen bir kimse olsa idi, suçu geriye kalırdı.

Şunu biliniz ki kimsenin hakkı kimsede kalmaz. Ve herkes ne ederse onu bulur. Yalnız kimine err kimine geç!”

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 407)

İnsân-ı Kâmillerden Ahde Vefâ Dersleri

Ahde vefâ, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim”  âyetinde işâret edilen sözde durmaktır. Bunun çeşitli dereceleri vardır: Avamın ahde vefâsı, Allah’ın vaadini ummak, tehdidinden çekinmek. Seçkinlerin ahde vefâsı, herhangi bir karşılık için değil, verilmiş sözü yerine getirmek için emirlere uymaktır.(…)

Seçkinlerin seçkinlerinin ahde vefâsı, güç ve kuvvet iddiasından uzak durmaktır.

Perde kalkmazdan önce zannederdim ki:

Seni zikreden ve sana şükreden benim

Gün aydınlanınca öğrendim ki:

Sen imişsin zikredilen, zikir ve zikreden

 

Sevenin ahde vefâsı, kalbini sevdiğinden başkasının yerleşmesinden korumaktır.

Ey kalbimin sâkini!

Kalbimde senden başka bir ikinci yoktur

Niçin ‘kalbimi kırdın’ dersin ki:

Onda ‘iki sâkin’ bir araya gelmez ki

Ubûdiyet (kulluk) ahdine vefâ, kulun eksikliklerin kaynağı olarak kendisini görmesidir. Rubûbiyet ahdine vefâ, bütün kemâlleri Hakk’a ait görmektir. Tasarruf ahdinin korunmasına vefâ, ikrâmlar ve ihsanlar esnasında insanın kulluğunu ve acizliğini unutmamasıdır.

*****

Sûfîler, sadâkatla, hâlis niyetle nefisleriyle mücâhede edeceklerine, murakabe ve tâata bağlı kalacaklarına, nefse ağır gelen şeylerde sabır göstereceklerine dâir Allah’a bey’atle söz verdiler. Nitekim Hak Teâlâ bu gibiler hakkında “İnananlardan Allah’a verdiği sözde sadâkat gösteren nice erler vardır.” (Ahzab, 23) buyurmaktadır.

Sûfiler azim binitlerine binerek uykuyu bırakır, yemek ve içmek peşinde koşmayı terk eder, Hâlîk’in hizmetine koşarlar. Geceleri huşû ile kıyam, rükû ve secdeye varır, oruç tutarlar. Bunlar namazgâhlarında sevdikleri Yüce Mevlâ’nın huzurunda muradları olan vuslata ermek için gözyaşı dökerler, tâ ki kurb ve üns makamına erebilsinler. Bu suretle kendilerine şu âyet-i kerîmenin sırrı zahir olur: İyi ameller işleyenin ecrini zâyi etmeyiz. (Kehf, 30)

Hak Teâlâ, iyi amel işleyenlere âlî (yüce) dereceler, yüksek mertebeler ihsan eder. Hiç şüphesiz Allah’a yakın olana yakın olmak, dolayısıyla Allah’a yakınlıktır. Sevgilinin sevdikleri, yâni onun yanında sevgili olanlar, sevgiliye de sevgili olur. Allah’ın sevdikleri tarafından sevilen, Allah nezdinde de sevilir. Sevgisinin bereketi, onu Allah’ın sevgili

***

Velilerden bir grup, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren erkek ve kadınlardır. Allah kendilerinden razı olsun! Allah onları vefâlarıyla dost edinmiştir. Allah şöyle buyurur: ‘Sözleştiklerinde ahitlerini yerine getirenler.’ Başka bir âyette de şöyle denilir: ‘Onlar, Allah’a verdikleri sözü tutan, sözleşmelerini bozmayan, sözleştiklerinde verdikleri sözü bozmayan kimselerdir.‘ Bizans imparatoru Kayser’in Ebu Süfyan b. Harb’a Hz. Peygamber’in nitelikleri hakkında sorduğu sorulardan biri de ‘Verdiği sözü bozar mı?’ şeklindeydi. Vefâ, Allah’ın seçkinlerinin düsturlarından biridir. Allah’ın tam olarak yerine getirmeyle yükümlü tuttuğu işleri yerine getiren ve bütün hallerinde bunu çoğaltan kişi vefâlıdır ve vefâ göstermiştir. Allah şöyle buyurur: ‘Sözünü yerine getiren İbrahim…’ Başka bir âyette ise ‘Allah’a verdiği sözü yerine getiren kişiye Allah büyük ödül verecektir’ denilir.

Karşısındakileri mağdur etmeyi kendisine bir iş sayan kimseden ahde vefâ beklenmez. Gafil kimsede nur aranmaz. Ahdine vefâsı olmayanın, imanının olması da şüphelidir.

Bir kimseyi asrın allâmesi de görsen, onun zâhirde olan ilim ve mârifetine bakmayıp, Allah’la ve halk ile olan ahdine vefâ edip etmediğine bak. Çünkü ilim, kabuk gibidir; ahde vefâ etmek de o ilmin özüdür.

*****

İmanın ve yakînin zayıf da olsa, bir şey vaad ettiğinde ona sâdık kal. Onu bozma ki, imanın kaybolup yakînin gitmesin. Kalbinde ahde vefâ duygusu kuvvetlendiğinde, bu şekilde hitap olunursun: “Artık sen, bugün bizim katımızda güvenilir ve emin birisisin.”(Yusuf, 54) Bir halden bir diğer hale geçerken hep bu hitap tekrar olunur ve sen özel insanların en özellerinin arasına girersin. Sende bir irade ve istek kalmaz. Hoşuna giden bir iş, kurmak istediğin bir yakınlık, yükselmek istediğin bir mevki kalmaz. Bunları istemekten kurtulursun. İçinde akıcı bir şey duramayacak derecede kırık bir kap gibi olursun. İçinde dünya ya da ahiretten herhangi bir şeyin özlemi, isteği kalmaz. Allah’tan başka her şeyden temizlenir, arınırsın. Allah’tan râzı olur, onun senden râzı olması ile vaad olunursun. Allah’ın fiilleri ile nimetlenir, lezzetlenirsin. İşte o zaman sana bir şey vaad olunur. İçinde o vaad edilen şeye bir özlem ve istek belirirse, o vaad edilen şeyden daha yüce ve daha şerefli bir şeye naklolunursun. Ve o ilk vaad edilen şeye artık ihtiyaç kalmaz. Sana ilmin ve marifetin kapıları açılır. Birinci halden bir sonraki hale intikalinin ardındaki sırlar ve hikmetlere vâkıf olursun. Hâlini korumada ve sırlarını korumada daha bir güçlenirsin. Kalbin rahatlayıp gönlün nurlanır. Diline güç gelir. Herkesçe sevilir hâle gelirsin. Allah’ın sevgilisi olunca, insanlar, cinler ve bütün mahlûklar tarafından sevilirsin.

Mahlûkların sevgisi, Allah’ın sevgisine bağlıdır. Aynı şekilde buğz (düşmanlık) etmeleri de, Allah Teâlâ’nın buğz etmesine bağlıdır. Hiçbir surette senin bir istek ve iradenin olmadığı bu makama ulaşırsan, içinde bazı şeylere karşı bir istek ve irâde verilir. O şeylere karşı istek ve irâde bulunduğunda, o şeyler yok edilip giderilir ve onlardan uzaklaştırılırsın. Ve dünyada o şeylerden sana verilmez. Onun yerine âhirette makamın yüceltilir. Yüceler yücesi Hak Teâlâ’ya daha yakınlaştırılır, Firdevs cenneti ile nimetlendirilirsin.

Dünyadayken, hedefin yalnızca yaratıp dirilten, veren ve alan Allah’ın rızâsı olsa bile, bunlarla ödüllendirilirsin. Bazen de daha dünya hayatındayken, verilmeyen şeye mukâbil bir başka şey ya da o şeyin bir benzeri de verilebilir. O durumda sadece o vaad edilen şeyden men edilmiş olursun. Karşılığı ise, ifâde edildiği üzere, âhirette verilecektir.

*****

Biz bu dünyaya rûh âleminde Rabbimize verdiğimiz sözü tutmak, şâhitliğimizi yerine getirmek için geldik. Bizler kaza ve kader hâkiminin şu dehlizinde, yâni şu dünyada; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunun cevabına “Evet Rabbimizsiniz” cevabını verdiren bir ahitte bulunduğumuz, bu ezel dâvasının görülmesi, gerçekleştirilmesi için bulunuyoruz.” Mademki ezelde biz “Evet” dedik. İşte ezelde verdiğimiz bu sözün, bu “Evet” deyişimizin, bu dünyada başımıza gelen musibetlerle imtihanını vermekte, bu dâva için şâhitlik etmekteyiz. Yâni bizim bu dünyada yaptığımız işlerimiz, hareketlerimiz, sözlerimiz, dertlerimiz, kederlerimiz, sabırlarımız ezel dâvasına getirdiğimiz şâhitlerdir. Neden ezel hâkiminin mahkeme koridorunda susup duruyoruz. Biz buraya şâhitlik etmeye gelmedik mi? Neden Muhammedî emirlere uyarak, insan gibi yaşayarak, şâhitliğimizi yerine getirmiyoruz?

Ey şâhit, ne zamana kadar mahkeme koridorunda bekleyip duracaksın? Vakti gelmişken şâhitlik vazifeni yap. Bu iş bitsin, gitsin. Bu pis, bu sıkıcı koridorda hapis olup kalmak hoşuna mı gidiyor? Aksilik yapma, aklını başına al, şâhitliğini bir an evvel yerine getir. Kurtul, çık git. Seni buraya şâhitlikte bulunman, inat etmemen, inkâra düşmemen için çağırdılar. Hâlbuki sen, inadından şu daracık yerde, şu pis karanlık koridorda oturmuş, elini sadaka vermekten, yoksullara yardımdan esirgiyor, dilini Allah’ı zikretmekten alıkoyuyor, dudaklarını yumuyorsun.

Ey şâhit, senden beklenen şâhitliğini yapmadıkça bu koridordan nasıl kurtulursun? Yaşadığın zamanın kıymetini bil. İş başarma zamanı geçmeden iş yap, kurtul. Haydi bir an önce şâhitlik vazifeni yap. Bu senin için kârdır, inadı, inkârı bırak da kurtul ve koşarak git. İşi uzatıp durma. Bu sıkıcı yerde eğlenme. İster yüzyılda, ister bir anda, madem sonunda şu emâneti vereceksin, hemen şimdi ver de kurtul.

*****

Bu dünyâya gelişimizden maksat, Elest gününde verdiğimiz ahdi yerine getirmek ve levhimizdeki îlâmı -ki kalb-i selimdir- bu dünya mahkemesinde bir kâmil mürşit kadısından alıp korku ve hüzünden kurtulmaktır. Öyle değil mi ya? Elest bezminde Cenâb-ı Hak bize “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye bitap buyurdu. Biz de “Belî, evet…” dedik. Fakat bu evetin doğru olup olmadığını tasdik ettirmek lâzımdır. Onun için dünya mahkemesine gönderildik. Fakat mahkemede de şâhitsiz dâva dinlenmiyor. Bunun için de mürşit kadısı huzuruna ilimden ve amelden iki şâhit getirdik ve dâvamızı kazandık. Demek oluyor ki kim bu îlâmı dünyâda bir kâmil mürşitten alırsa, o kimse hür ve azat olur.

*****

Bir kimsenin, dünyâda mâruz kaldığı cefâ ve sitemleri hoş karşılaması, Elest’te verdiği ahde (belî) “evet” demesidir. Allah “Bunları sana veren ben değil miyim?” dediği zaman, kulun hoşnut olup “evet” demesi, işte o ahde sâdık kalmasıdır. Bu düstûru her âna teşmil etmek lâzımdır. Zîra her nefeste Cenâb-ı Hak “Ben senin Rabb’in değil miyim?” diye bize soruyor. Eğer biz de her ânımızı her hâlimizi hoş karşılıyorsak, belî demiş oluruz. İşte bunu yapabilmek için çok uyanık, çok tetikte bulunmak lâzımdır. Netîce, insanın her nefesi bir Elest muâmelesidir.

 

AHDİM

– Senin ahdin nedir?
– Benim ahdim ölümü hatırlamak olsun, olur mu?

“Dur yahu, sen daha çok gençsin, ne işin var böyle düşüncelerle?” demişlerdi bana genelde. Bunu söyleyenlerin çoğu kendi ecelinin dolmuş olduğunu tabiî ki bilmiyordu. Bu lafların ardından çok geçmeden vefât edip daha vedalaşamadan gittiler.

Genel olarak çevremdeki insanlara baktığım zaman bunların içinde ölümü bilmeyen yok, Allah’a inanmayan da…  Fakat ben son zamanlarda Allah’a inanmanın ve Allah’a tapmanın ayrı şeyler olduğunu fark ediyorum. Allah’a, O’nun varlığına, birliğine inanıyoruz ama iş kulluğa gelince her nedense kendimizi inandırdığımız yalanlarımızın, hakikat yerine tasavvur ettiğimiz hayâllerimizin peşinde gidiyor, Hakk’a değil, bu hayallere ve yalanlara kulluk ve hizmet etmek istiyoruz.

– Yâ Resûlallah, bize nasihat…
– Ölüm var yâ Ömer…

Nasihat olarak ölüm yeter dedi Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm. Bizse en karmaşık matematik ve muhasebe hesaplarını çözdük, bunların kitabını yazdık, en garip borsa işlemlerinin içinden çıktık,  DNA’yla bile oynamayı bulduk, bildik, hâllettik, bir ölümü bilemedik, bir onu anlayamadık, âniden gelivereceğini, artık kimseyi kandıramayacağımızı, bu yalanların bir sonunun olduğunu ve o sonun her an gelebileceğini aklımıza nakşedemedik. Dilimiz çok söyledi, öleceğiz dedik. Ama gönlümüz hep öteledi. Şimdi olmamalıydı, daha sonra belki… Hazır değildik.

Peki, ölüme, Allah’a inanmak, âhirete îman etmek böyle mi olmalıydı?  Öleceğime gerçekten inandığımın ispatı neydi? “Ama ben haklıyım, ama sebebi var, ama böyle olması gerekiyor, ama başka çaresi yok, benim elimden gelen bir şey yok, sonra düzelteceğiz, yapacağız, edeceğiz, hâlledeceğiz” bahanelerini bırakıp, önce kendimizi kandırmaktan vazgeçmek. Dünya oyunlarını hakikat yerine koymaktan, bunlara sarılmaktan vazgeçmek. Allah yerine medet umduğumuz, dost edindiğimiz menfaatlerden, beklentilerden vazgeçmek.

Benim ahdim ölümü hatırlamak olsun.

“Ölüm var…” Alıştığım, hayat şekli hâline getirdiğim, kendimi inandırdığım, Allah’ı bile inandıracağımı sandığım yalanların onda yeri yok. Üç gün için hangi menfaat beklentilerine sığınırsak sığınalım, bizi alacak bir ölüm var.

Allah sevgisi olmayan, Allah’tan korkmaz. Allah’ı çok seven ise ölümden korkmaz. Dünyadan, insanlardan, menfaatlerimizi kaybetmekten korktuğumuz kadar Allah’tan, O’nun sevgisine lâyık olamamaktan korksak… Ölümü hatırda tutmayı ahid edinip sonunda her şeyi bırakıp gideceğim bir sevgilim var diyebilsek, gayrısına sarılmaktan vazgeçsek, hayat nasıl da kolaylaşırdı…

YARDIM ET BİZE VEFÂ

Vefâ…
Bir bardak boza,
Cici annemin cumbalı evi,
Anneannemin gül kolonyası,
Dervişliğin derin huzuru,
Fakirliğin iş kokusunu taşıyan vefâ.

Bugünlerde anlamını ne çok yitirdin..
Yaradan’a duyalan hasret bile azgın duygularımızın önüne geçemez oldu.
Oysa çok değil,
30 sene evvel yakacak kömürümüz yoktu,
Köylerimizde elektrik yoktu,
Yurt dışına çıkan komşudan oyuncak istiyorduk paramızı denkleştirip,
Ve zamanın ‘aydın’ kimseleri ülkemiz kalkınsın diye durmadan çabalıyordu.

Gel gör ki biz kendi içimizde öyle ayrıştık, öyle özümüzden uzaklaştık ki,
Sanki dünümüzü, bugünümüzü, yarınımızı bir çırpıda unuttuk, vefâ.

Şimdilerde bir klavye tuşuna basmak suretiyle kırdığımız gönüllerin,
Zedelediğimiz duyguların,
Esenliğimizi kaybetmemek için her gece öğreticiye sığındığımız,
Uzaklaşmamak için direndiğimiz değerlerin özüsün sen vefâ.

Öyle çok acıyor ki içim düşündükçe seni bugünlerde,
Utanıyorum büyüklerimizden, bizim için emeklerini düşündükçe….

Rabbim bize yardım etsin de, seni hatırlayalım.
Hatırlayalım ve,
İnsanımıza,
Ailemize,
Dostumuza,
Sokakta oynadığımız çocukluk arkadaşlarımıza,
Lokantada servis yapan garsonumuza,
Memur emekçimize,
Devlet büyüklerimize,
Askerimize,
Sanatçımıza,
Gökte uçan kuşumuza,
Ağacımıza,
Toprağımıza,
Bayrağımıza,
Sıkı sıkı sarılalım vefâ…

HAYAT MEKTEBİ

Henüz doğmamışken, Cenâb-ı Hakk’ın yanında pek bir huzurlusundur. Derken bir gün senin sıran gelir ve gönderilirsin yeryüzüne… Annenin karnından çıkıp nefes aldığın o ilk an artık sen de hayat mektebinin öğrencilerinden olursun. Yani öyle büyüdüğünde gideceğin bir mektep değildir burası. Daha o an başlar ilk dersin; nefes almaya ve gözlerini açtığın yere uyum sağlamaya çalışırsın, ağlarsın… Ah bir bilsen; daha yolun çok uzun…

Diğerlerinden çok farklıdır hayat mektebi; öyle dört duvarla asla sınırlı değildir, hatta belli bir mekânı dahi yoktur. Adım attığın, yaşadığın, sevdiğin yahut sevmediğin, kısacası yeryüzündeki her yer onun sınırları içindedir. Burada geçmiş yahut gelecek de yoktur, sadece an vardır.

İmtihanlar da bambaşkadır burada… Nerede neyle karşılaşacağını, nasıl imtihan olacağını pek tahmin edemezsin. Sorular çoğu zaman beklemediğin yerlerden gelir. Üstelik öğrendiklerinden iki-üç ayda bir imtihan olma gibi bir durum da söz konusu değildir. Çünkü hayat mektebinde devamlı bir imtihan vardır. 7/24 öğretir ve 7/24 de imtihana tâbi tutar. Aile ortamında, iş hayatında, arkadaş çevrende… Hatta kendinle kaldığında bile! Sınavdan geçer not alabilmek için de uyanık olman gerek. Zira öğrendiğin her şeyden mesulsün artık. Önemli olan ise çok öğrenmen değil, öğrendiğini uygulayabilmendir. İşte çoğu insan da bu uygulama aşamasında sınıfta kalır zaten.

Belki kolay gibi görünür ama hakikatte bütün mekteplerden zordur burası. Çünkü insan, nefsiyle mücadele verir burada. Mektebin amacı da her öğrencinin nefsini terbiye edip insan olabilmesidir ve dünya mekteplerinden geçsen de esas hayat mektebindeki öğrenciliğinden sorumlusun. Ne yapacağını bilemiyorsan üzülme. Zira Allah, kullarını yalnız bırakmadı; O’nun (c.c) mânâsını yayan ve seni O’na yaklaştıran hayat mektebi öğretmenlerinden birini bulduğunda hemen eteğine yapış! Bir öğretmen bulup ona teslim olmak en kestirme yoldur.

Peki, hayat mektebinden geçip diplomanı aldığını nasıl anlarsın? Maalesef bunu hayattayken bilemez ve kutlayamazsın. Gün gelip sen de musalla taşında yatarken cemaat karşında saf oluşturur ve bir cümle söyler: “Helâl olsun!” İşte o, cân u gönülden söylenirse diplomanı aldın demektir!

ARKALARINA BAKMAYANLAR

Ailece yemeğimizi yiyorduk. Çocuklar çorbalarını içiyor, ben boşalan bardaklara su dolduruyordum. Alışılmışın aksine sofrada bir sessizlik hâkimdi. Rana bana dönüp, “Bu huzur içinde yiyebildiğimiz yemeğin dahi bir bedelinin olduğunu nasıl da unutmuşuz” dedi. Gerçekten de bir hafta öncesine kadar sahip olduğumuz büyük bir zenginliğin neyin karşılığında bize emanet edildiğini hatırlamaz olmuştuk. Vatan denilen barınağımız sanki hep bizimdi ve öyle kalacaktı. Bayrağın rengini şehitlerin kanından aldığı çoğumuza göre romantik bir rivâyet idi. Tüm bu değerlerin anlamı bir gecede tüm milletimizce tekrar hatırlandı.

Yapı itibarı ile cesur bir insan değilim. O gece birçok vatandaşımızın yaptığı kahramanlıklar, düşünürken dahî içimi ürperten hikâyeler. Hiçbir koruması olmadan kurşunların önüne atılanlar, tonlarca ağırlıklarıyla arabaları dahî kâğıt gibi ezen tankların altlarına yatanlar, üzerlerine ölüm yağdıran helikopterlere meydan okuyanlar… O geceye kadar bu insanlardan kimi fırıncı, kimi işsiz, kimi öğrenci, kimi ev hanımı, kimi de torunlarının üzerine titreyen emeklilerdi. Birçokları şehâdet şerbetini içtiler; arkalarında yetimler, öksüzler, dullar bıraktılar. Fakat bayrağımızın al renginin bir parçası oldular.  

Bir tanesi, üzerine doğrultulmuş namluya nasıl meydan okuduğuna kendisi de şaşırmıştı. “Bu toprakların nasıl kazanıldığını o zaman anladım, Çanakkale ruhunu o zaman anladım. Çanakkale ruhu benim de göğsümde gizli imiş, ben bilmiyormuşum” diyordu. Başka biri şehâdet için sokağa çıkarken eşinden helâllik istemişti de, üzerindeki pijamalarını dahi değiştirmeyi düşünmemişti. Bu insanlar muhakkak ki farklı insanlar. Öyleyse onları farklı kılan ne? Peygamberlerin dahî gıpta ettiği şehâdet mertebesine lâyık görülenlerin bizlerden ne gibi üstünlükleri olabilir? Bu soruyu iyice düşünmek lâzım.

Bence bu sorunun cevabını bu insanlardan son anda sâdır olan cesaretten ziyade bu son hallerine kadar yaşadıkları hayatta aramak gerekir. Peygamber Efendimiz’den rivâyet edilen bir hadiste “Nasıl yaşarsanız öyle ölür ve nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” buyuruluyor. Zaten bu insanların son anda gösterdikleri şecaatin bedeli bu dünyada sahip oldukları ve olacakları herşeyi fedâ etmektir. Bu mertliğin dünyevî planda hiçbir bedeli yoktur. Dolayısıyla bu insanların gerçek maksudu bu hayattan, bu dünyadan büyük olmalıdır.

Kimi insanlar rableriyle çok samimi bir ilişki kurarlar. Sabah kalktıkları andan itibaren tevhidin, birliğin hakikatini solurlar, onu yer, onu içerler ve onu görürler. Tek muhatapları hakikattir. Yaptıkları alışverişte, selamlaştıkları insanlarda, yedikleri yemekte, çalıştıkları işte sadece Hakk’la muhataptırlar. Nefislerinin rahatı benim hayatımda olduğu gibi bir öncelik değildir. Onlar için bu dünya zaten gerçek anlamda rahatı bulmanın mümkün olmadığı kısa bir duraktır. Belki bu hakikati bir arif gibi yaşamıyor olabilirler. Yine de hayatlarına bu koku sinmiştir.

İşte bu insanlar belki gündelik hayatlarında yiğitliklerini gösterebilecekleri fırsatlardan uzak kalmışlardır. Sabahları gazete dağıtan bir apartman görevlisi, sabah 9’dan akşam 5’e çalışan bir memur, ya da köşedeki bakkalı işleten amca olabilirler. Fakat rableri onlara “Gel!” dediğinde onlar o saate kadar yaşadıkları hakikatin icabı olarak isteyerek rablerine dönerler. Bu insanların son anda yazdıkları kahramanlık hikâyesi, yaşadıkları hakikate dünyada koydukları bir noktadan ibârettir.

Dediğim gibi, ben cesur bir insan değilim. Şehitlerin yaşadıkları hakikati anlamaktan da çok uzağım. Yine de ailemle huzur içinde yiyebildiğim bir yemeğin bedelinin ne olduğunu şükürler olsun ki görüyorum. Sevgili Peygamberimiz “Vatan sevgisi imandandır” buyurmuşlar. Bu vatanı hakkıyla seven müminlerden Allah iki cihanda râzı olsun.

Allah Şekle Bakmaz Ama Biz Bakıyoruz

Bir gün hocama sormuştum: “Hocam, yüzü peçeli, kara çarsaflı gezenler ile çok açık saçık şekilde gezenleri gördüğümde negatif düşüncelere kapılabiliyorum ve rahatsız oluyorum. Sonra da bu düşüncelerimden rahatsız oluyorum.”

Hocam sordu “Hangisi seni daha çok rahatsız ediyor?” diye. Ben de “bilmiyorum” dedim. Hocam dedi ki, “Kızım, insanlar arasında fark görmemeliyiz. Kimin Allah’ın en sevgili kulu olduğunu ve olacağını yalnız Allah bilir. Belki o gördüğün ve hakkında olumsuz düşündüğün çok açık saçık kıyafetler giyen insan belki insanlara çok hizmet eden biridir. Biliyorsun hizmet Rabbimizin en çok istediği şeylerden biri bu dünyada. O peçeli, kara çarşaflı insan da

öyle doğru olduğuna inandığı için öyle giyiniyor, belki gelenekler, çevre veya Allah’ın öyle istediğini düşündüğü için… O insanın da kalbini bilmiyorsun. Belki o da Allah’ın hizmet ehli kullarındandır. Allah şekle bakmaz, kalbe bakar, öze bakar. Biz de inşaallah insanların kalbine, özüne bakalım. İnsan kendisi gibi olmayanlara, hep farklı gözle bakar. En büyük mutluluk her şeye, herkese saygı duymaktan gelir. Allah nasip etsin cümlemize.”

Hocamla yaptığım bu konuşmadan dört-beş yıl sonra umreye gitmek kısmet oldu. Umreye gittiğimde çok şükür insanların şekli beni hiç rahatsız etmedi. Kimisi kara çarşaflıydı, kimisi peçeli, kimi daha az kapalıydı. Orada insan şekilden uzaklaşıyor… Sadece bir noktaya bakıyor: Allah aşkına… Birbirini kardeş olarak görüyor…  Hatta bir gün camide namazı beklerken, yanımda oturan bir bayanın “başın açılmış” diyerek örtümü düzeltmesi beni hiç rahatsız etmedi. Hatta onun elini öptüm. Eskiden olsa çok bozulur ve kızardım. “Görünen minnacıcık saçı sorun yapıyorlar” derdim. Ama o gün Rabbimizin sâyesinde öyle düşünmedim. “O güzel bayan, öyle doğru olduğuna inanıyor, beni korumaya çalışıyor, Allah’ını mutlu etmeye calışıyor. Ne güzel!” dedim kendi kendime.

Rabbimiz her dâim birbirimizi hoşgörebilmeyi nasip etsin. Açık kapalıyı, kapalı açığı… Rabbimiz en başta edepli olmamızı ve takva elbisesi giymemizi ve müslümanlığın şeklî kıyafetten çok öte bir şey olduğunu anlamamızı nasip etsin… İnsanları bir görmeyi, farklılıklara hürmet etmeyi, sadece ve sadece Rabbimiz için hizmet etmeyi, kalıplarımızı kırmayı Allah cümlemize nasip etsin. 

Ayşe Tezcan

 

“AKIŞ” Deneyimini Başlatmak: Tetikleyici Unsurlar

Dört yazı olarak planladığım “akış” konusunun bu yazısında size “akış” deneyimini tetikleyen unsurlardan bahsedeceğimi belirtmiştim. Neden bu deneyimi yaşayan insanların bir süre sonra sürekli bunun peşinden koşar hale geldiklerine, “akış” anında neler yaşadıklarına, beyinlerinde ve bedenlerinde neler olduğuna da yine bu yazıda değinmeye gayret edeceğim.

Geçenlerde komşumuzun 82 yaşındaki annesi ile biraz sohbet ettik. Bütün ömrünü nasıl hiç durmadan çalışarak geçirdiğini, çocuklarını ve köydeki yeğenlerini nasıl büyüttüğünü anlattı bana. Köyden kalkıp başka bir ülkeye gitmenin ve orada hiç bilmediği bir çevre ve kültürde ayakta kalabilmenin ne kadar zor ve yıpratıcı olduğunu… Bugün dönüp baktığında ise geçenin yıllar değil ömür olduğunu gördüğünü söyledi ve ekledi: “DEĞMEZMİŞ…”

Onun zaman içinde yolculuk eden gözlerine bakarak onu dinlerken kendi kendime sormadan edemediğim bir soru oldu: Yılların çabası, fedakârlığı, yatırımı, kan ve teri kimileri için yorgunluk, yıpranmışlık, koşuşturma içinde boşa harcanmış bir ömür etkisi yaratırken kimileri için nasıl böylesine mükâfatlandırıcı, olağanüstü bir tecrübeye dönüşmekteydi? Benzer binlerce, onbinlerce saat neyin yarattığı fark ile böylesine iki farklı etkiyi oluşturmaktaydı? Elde edilen maddî olanaklar, kazanılan unvanlar, ego tatmini ya da bu türden bir başka kazanım ise bu durumda ayırt edici görünmemektedir. Farkı yaratan bizzat sürecin, deneyimin ta kendisidir. İki etki arasındaki en ayırt edici unsur “akış” deneyimlerinin sıklığıdır.

Şimdi gelelim işin biraz beyin kimyası ile ilgili olan kısmına… Beynimizde, hepimizin en azından adını birkaç defa duyduğumuz, bazı kimyasallar salgılanmaktadır. Bunların en harcı âlem olanı dopamindir. Dopamin en genel ifadesiyle bize zevk veren “hadi bi daha yapalım” iç sesini harekete geçiren bir kimyasaldır. Her ne zaman ödüllendirildiğimiz duygusunu yaşıyorsak, o anda sistemimizde dopamin bolca dolaşıyor demektir. “Akış” esnasında başrolde yer alan beyin kimyasallarından biri olan dopamin aynı zamanda öğrenme üzerinde de oldukça etkilidir ve sinirbilim uzmanları bu sayede daha hızlı ve kalıcı öğrendiğimizi ifade etmektedirler. O halde öğrenme ancak ona eşlik eden bir keyif duygusu varsa daha güçlü ve kalıcı olmaktadır. Bu yazıda değinmekle yetineceğim diğer beyin kimyasalı ise norepinefrin olup enerjiyi artırır ve dikkati odaklar. Yaptığımız işe adeta kilitlenmemizi sağlar.

Şimdi öyle bir meşguliyet düşünün ki size muazzam zevk versin, enerjinizi artırsın sizi adeta hedefe kilitlesin ve daha önce potansiyelinize, kapasitenize dair hiç bilmediğiniz sırları size aşikâr etsin… Böyle bir meşguliyet içinde kim geçen zamanı sayabilir ki? Ya da kim ne kadar yorulduğunu veya yıprandığını düşünebilir ki? Kim hakikaten kendi bedenine dair en ufak bir farkındalık hissedebilir ki? Yaptığı işe karışıp, gider; yok olur meşguliyetinin içinde. Büyüklerin “şugul cenneti” dedikleri cennet bu mudur acaba? Eğer öyleyse kim bu cenneti dünyada bulmak istemez ki? Öyle görünüyor ki buna sırtımızı dönmek ne mümkün ne de akıl işi…

İşte tam da bu nedenle “akış”a kendisini kaptırmış araştırmacılar, bu deneyimi en sık yaşayanları yakından inceleyerek konunun bir haritasını, bir modelini çıkartmaya çalışmaktadırlar. Adrenalin sporcularının aksine bizim gibi “sıkıcı hayatlar”ı olanlar için de yaşanılabilir bir deneyim haline getirebilmek için bazı tetikleyiciler arayıp bulmuşlardır. Bu tetikleyicileri günlük hayatlarımızda kendi meşgalelerimize uyarlayabilirsek bizlerin de –her ne yapıyor olursak olalım- “akış”ı deneyimleyebileceğimizi ve kendi kapasitemize dair daha pek çok şeyi fark edebileceğimizi iddia etmekteler.

En genel hatlarıyla, sizleri detaya boğmadan anlatacak olursam bu tetikleyiciler çevresel ve içsel tetikleyiciler olarak adlandırılabilir. Çevresel tetikleyiciler, içinde bulunduğumuz ortama aittir ve adrenalin sporcularının tersine bizler kendi çevremizi “akış”ı kolaylaştıracak şekilde tasarlayabiliriz. Meselâ çalışma ortamımızı olabildiğince dikkat dağıtıcı unsurlardan arındırabiliriz bu şekilde daha uzun süre belli bir konuya odaklı kalabiliriz. Araştırmacılar odaklanmanın bozulmasının ardından yeniden odaklanabilmek için minimum 15 dakika harcamamız gerektiğini söylemektedirler, tabii eğer yeniden odaklanma mümkün olabilirse…

Bir diğer çevresel tetikleyici, risk ve tehlikeyi artırmaktır. Riskin olduğu yerde belirsizlik vardır ve belirsizliğin olduğu yerde ise dopamin daha fazla salgılanarak öğrenme sürecini hızlandırır ve dikkatin odaklanmasını sağlar. Riskin olduğu yerde bir sonraki adımı tahmin edemediğiniz için anın içinde kalıp anlamaya çalışırsınız, “akış” ise bir “anda olma” deneyimidir. Geçmişi ya da geleceği düşünerek “akış” haline geçemezsiniz.

Diğer bir tetikleyici unsur da “özgünlük”tür. Doğada kendiliğinden var olan bu unsuru bizler, rutinlerimizi değiştirerek günlük yaşantımıza katabiliriz. Bir yerden bir yere giderken farklı yollar kullanmak, farklı bir yerde farklı insanlarla tatil yapmak, farklı modeller, farklı sistemler kullanmak gibi rutini bozacak şeyler de yine belirsizlik yaratacağı için dopamin ve norepinefrin salınımını artıracaktır.  

İçsel tetikleyiciler ise kişinin inançları, değerleri, yetenekleri, bakış açısı ve yaklaşımları ile ilgili unsurlardır. Sabit fikirli ve kibirli (“ben bilirim”, “benim yolum doğru”) bir yaklaşım benimsediğimizde özgünlük ve belirsizliği ortadan kaldırıyoruz. “Akış” deneyimi ise ancak tevazu zemininde yeşerebiliyor. Mütevazı kişi yeni ve bilinmez olana karşı daha açık olduğundan duyuları üzerinden sisteme daha fazla veri girmesine izin vermektedir. Daha fazla veri daha fazla bilgi demektir. Bu da yine dopamin salınımını artırarak bizi farklı deneyimlere daha açık ve “akış”a daha yatkın hale getirmektedir. Özellikle son yıllarda yapılan araştırmalar insan beyninin “multi-tasking” (çoklu-görev) için yaratılmadığını ve ancak tek bir anda dikkatini tek bir şeye verebildiğini kanıtlamıştır (araba kullanırken telefonla konuşma konusunu belki tekrar düşünmek istersiniz!). Dolayısıyla “akış” deneyimi yaşamayı istiyorsak mutlaka “şu an”da olmalı ve dikkatimizi tamamen yaptığımız işe vermeliyiz. Bizler ise her yerde aynı anda olmaya ve her işle aynı anda uğraşmaya çalışırken hiçbir yerde tam anlamıyla olamıyor ve hiçbir şeyi hakkıyla yapamıyoruz.  Bu da beraberinde tatminsizlik ve yorgunluğu getiriyor ki, “akış” deneyimi bunların zıddının olduğu yerde gerçekleşiyor.

İçsel unsurlardan bir diğeri “net hedef”tir. Buradaki net hedef, tam önümüzde duran hedeftir. Uzun vadede, geleceğe yönelik hedefimizin olması da oldukça önemlidir ama burada kastedilen “an”ın içindeki hedeftir. Bir basketbol oyuncusunun net hedefi o anda eline gelen pası baskete çevirmektir. Bir sonrakini ya da maçın son dakikasındakini değil.

Bu yazıda değinmeyi istediğim en son tetikleyici unsur ise zorluk/beceri oranıdır. Yaptığımız işlerin, aldığımız görevlerin zorluk seviyesi ile becerilerimiz arasındaki doğru oranın “akış” deneyimi için zemin oluşturduğu söyleniyor. Yani meşguliyetimizin zorluk seviyesi becerilerimizin sadece %4 oranında üzerinde olursa sıkılmadan o işle ilgilenmeye devam edebiliyoruz. Eğer iş bize fazla kolay geliyorsa dikkatimiz dağılıyor ve “an”dan uzaklaşıyoruz. Diğer taraftan eğer yaptığımız iş o anki becerilerimize kıyasla çok zor görünüyorsa bu defa da korku ve stres nedeniyle odaklanamıyoruz ve geleceğe yönelik “yapamam” kaygısı yine bizi “an”dan ve “akış”tan uzaklaştırıyor.

Aslında ilk yazıda da değindiğim gibi hepimizin hayatlarında zaman algımızı yitirdiğimiz, nefes kesen, olağanüstü anlarımız olmuştur. Bu anlamda “akış” o kadar da yabancısı olduğumuz bir deneyim de değildir. Burada ulaşmaya çalıştığımız şey ise bu deneyimlerin sıklığını artırmak ve kalitesini yükseltmektir. Çünkü bu sayede potansiyelimize dair daha berrak bir içgörüye sahip olabilir ve daha yüksek performans ortaya koyabilmek için çok daha net hedefler koyup çok daha fazla gayret gösterebiliriz.

Bu konu hakkındaki son yazım ise “akış” deneyiminden sonrası, öğrenmeyi öğrenme ve beceri geliştirme konusunda olacaktır.

HAYAL DÜNYAMIZ

“Bizim kâinatımız, yokluğun bir rüyası, bir hayâlidir. Fakat bu bitmez tükenmez sanılan hayaller, o yokluk âlemindeki hakikate nispetle hiçtir. Yahut çok dardır ve bu darlıktan dolayı ruh ıztırâba düşer” diyor Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinde…

Bizim elle tutup gözle gördüğümüz ve algıladığımız her şey beynimizin dış dünyadan aldığı sinyalleri, duyularımız sayesinde beynin ilgili bölgesine göndermesi ve beynimizin bu sinyalleri daha önce elde etmiş olduğu tecrübe ve bilgilerle ilişkilendirip tahminî bir yorumla kurgulamasından oluşur. Meselâ ışığı düşünelim. Işık, evreni dolduran sonsuz bir elektromanyetik dalgalar tayfının küçük bir parçasıdır. Bunun en küçüğü bildiğimiz titreşimdir. En hızlısı ise bildiğimiz kadarıyla gama dalgaları dediğimiz radyoaktif ışınlardır. Bunların arasında kıl kadar incecik bir bölüm vardır ki bu bölüme görünür ışık (350-750 nanometrik dalga boyu) denir. Bu görünür ışık bize göre görünür çünkü gözün retina tabakasında sadece bu kadarını algılayabilecek ışık reseptörleri yani alıcıları vardır. Yani bizim dış dünyaya ya da kendimize dair deneyimlediğimiz her şey gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz, tattığımız her şey beynimizin içinde kendisine gelen elektrik sinyalleri tarafından üretilen yorumlardır.

Duyularımızın son derece dar algı kapasiteleri düşünüldüğünde algıladığımız herşey dünyanın sonsuz çeşitliliği içinde çok sınırlı bir aralıkta beynimizin kurgulayıp yorumladığı bir hayal âleminden başka bir şey değildir diyor sinirbilimci Prof. Dr. Sinan Canan. Her birimizin beynindeki bağlantı haritaları da her kişinin doğumundan itibaren büyüdüğü sosyal ortam, öğrendikleri ve tecrübe ettikleriyle kendine özgü bir şekilde farklılaşır. Yani her birimizin beynindeki bağlantılar tıpkı parmak izlerimiz gibi birbirinden farklıdır. Dolayısıyla herkesin yorumu da diğerinden farklıdır. Yani herkesin âlemi kendine hastır. O halde herkesin gerçek diye algıladığı her şey aslında kendi hayalinden ibârettir. Bu hayaller ise asıl ve gerçek olan yokluk âlemi karşısında hiç mesâbesindedir. Yoksa Peygamberimiz “bana eşyanın hakikatini göster” diye duâ eder miydi?

Kısacası hepimiz her şeyi olduğu gibi değil olduğumuz gibi algılıyoruz. Beyin biliminin yeni açıklığa kavuşturduğu bu gerçeği İbn-i Arabî Hazretleri 700 sene önce maddenin ağırlık, yoğunluk, geçirgenlik ve yumuşaklık gibi genel özelliklerinin nesnelerle değil, gözlemciyle ilişkili olduğunu söyleyerek bildirmiş. Davud el-Kayserî Hazretleri ise “İdrak sahibi, idrak ettiği şeyi o şeyden kendisinde bulunan pay kadarıyla bilebilir” diyerek açıklamış. Yani insanın Allah hakkındaki bilgisi ancak kendisi kadar olacaktır ve bu da Allah ile olan irtibatıyla doğru orantılıdır. O halde bu irtibat  Allah’ın bizdeki isim ve sıfatlarını idrak ettiğimiz oranda olacaktır. Yani aslında duyularımızın bize deneyimlettiği ve algıladığımız her şey ve herkes aslında bu isim ve sıfatları hakkıyla âşikâr etmek ve o oranda bu sonsuzluğa şâhit olmamız için vardır. O halde  zavallı aklımızla bu esrarı çözmemiz, kavramamız mümkün değildir. O yüzden Hz. Peygamber “Akıl, Hakk’a kulluğu îfâ için yaratılmıştır. Rabbin esrarını idrak için değil” buyurur.

Ebubekir Sıddık “Onun idrakten âciz olduğunu idrak etmek, onu idrak etmenin ta kendisidir” yani sonlu olanın sonsuzu tam anlamıyla bilmesi mümkün değildir der. Ama çok şükür Yüce Yaradan “İstedim ki bilineyim” demiş ve bize bilinmek istediği kadarını bildirmek için bu mânânın istediği kadarını açtığı peygamberlerini ve insân-ı Kâmillerini göndermiş. Onların hayatlarını ve hayatı nasıl okuduklarını incelediğimizde, vücudun dar kalıplarınlarından nasıl özgür olduklarını görüp muhakeme ettiğimizde, Hakk’a kulluk etmenin aslında bu mânâya kulluk etmek ve her yerde ve her şeyde bu mânâyı görebilme yetisine sahip olmak olduğunu anlıyor insan…

İşte bizim cüz’î aklımızı kullanmamız gereken yegâne yer, kendi hiçliğimizi idrak ve sadece dünyaya eren bu sınırlı aklımızı, vücudunu kendine binek yaparak onun kayıtlarından kurtulmuş velilerin kalıpsız ve sonsuzu idrak eden küllî akıllarına rapt etmek olmalı… Belki o zaman hayallerimiz gerçek olur ve gerçeğimiz hayal olmaktan çıkar.