Editörden (Mart 2017)

Merhabalar,

Baharın doludizgin geldiği bu günlerde siz dostlarımızla yeniden beraberiz çok şükür. Her Nefes’in bu ayki konusuna geçmeden önce sizlerle Her Nefes’teki bazı değişiklikleri paylaşmayı diliyorum. Yaşadığımız dönem son derece süratle dijital dünyaya doğru değişti-değişiyor. Artık birçoğumuz için dijital haberleşme, bilgilenme daha popüler hale geldi-geliyor. Bizler de Nefes Yayınevi çatısı altında PDF formatında yayınladığımız dergimizi daha interaktif bir forma, blog formuna çevirme kararı aldık. Zaten 2013 yılından bugüne kadar çıkan sayılarımızdaki yazıları blog formatında da yayınlıyorduk, şimdi blogu asıl formatımız haline getirdik. İnşallah gün geçtikçe bu formatımızı da da istekleriniz ve önerileriniz doğrusunda geliştirerek daha donanımlı ve güzel kılacağız. Böylece yazarlarımıza, yazılarına doğrudan beğenilerinizi ve önerileriniz iletebileceksiniz. Bir anlamda daha yüzyüze olacağız diyebiliriz. Beğenirsiniz inşallah diyerek Mart konumuza geçelim.

Efendim, konumuz “İstidat”. İstidat kelimesi, aslında a’yân-ı sâbite demekmiş. Bunun dışında istidat kelimesi güzel Türkçemizde, yetenek, kabiliyet, fıtrat, yatkınlık, kapasite ve hakkını verme gibi pek çok anlamda kullanılıyor. Arapça kökenli bir kelime ama dilimize yerleşmiş ve yukarıda belirtildiği gibi pek çok farklı anlamda kullanılabiliyor. Biz yazılarımızda nasıl kullandık? Yazar ekibimiz ile toplandık. Önce bu kelimeyi öğrendik, çalıştık ve kendimizce bizi, hayatımızı etkileyen anlamları ile gönlümüzden gelen, kalemimizden dökülenleri bir hizaya getirdik ve sizlere kendimizce, bu kelimenin ve anlamlarının hayatımızdaki yerini istidâdımız ölçüsünde anlatmaya çalıştık.

İnşallah sizler de bizim kadar bu kelimeden etkilenir ve kendi gönlünüzde yeşeren mânâ çiçeklerini derlersiniz. Elbette kusurları bizlere, güzellikleri yaratılmış her şeyin rabbine ait olmak üzere Mart 2017 sayımıza hoş geldiniz, safâ getirdiniz.

Sohbetler (Mart 2017)

–  Cenâb-ı Hakk’ın iki âşıktan birine zâtıyla, diğerine ise sıfatiyle tecellî etmesinin sebebi nedir?
–  “Tecellî, herkesin istidat ve kabiliyetine, yâni kabına göredir. Bu kaplardan meselâ bir fincanın, bir bardağın üstünden deryayı da geçirsen, istiabı kadar alır ve dolunca da, hal diliyle ‘doldum’ diyerek geri kalan akıp gider. Kezâ bir kazan, bir havuz ve ilh… için de aynı kânun hâkimdir. Tâ deryaya varıncaya kadar…
Gerçi her kabın dolunca, doldum, demesi tabiîdir. Fakat bir fincanın bir kazana nisbetle doldum diyip övünmesi ne kadar gülünçtür.
İşte, bu alış ve istidat sebebiyle, herkese kabiliyetine göre tecellî vâki’ olur. Fakat azamet-i ilâhiyyeye nihayet yoktur. Öyle olmamış olsa, Hazret-i Resûl-i Ekrem ‘Yâ Rabbî senin marifetini hakkıyle bilemedik’ buyurur muydu?”

 

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 17)

********


Her ihtiyâcın üstünde olan aşk ihtiyâcına neden herkes aynı ölçüde arzulu ve istekli olmuyor?
— “İlâhî saltanatın zuhuru zıtlar iledir de onun için. Her ihtiyaç da istidat ve kabiliyete göredir. Meselâ İstanbul vilâyetini aşk farzedelim. Bu vilâyetin valisinden en küçük memuruna kadar her kademede birçok hizmet erbabı mevcut. Defterdarı, muhasebecisi, husûsî kalem müdürü olduğu gibi, belediye memuru, polisi, jandarması hattâ süprüntücüsü de var. Kendilerine göre birer mevkie ve isme sahip olan bütün bu kadro, hep aynı vilâyetin lüzumlu elemanları. Fakat bunların hepsi birden, valinin muavini olmak isteseler, bütün kalabalığın vilâyet merkezinde toplanması ve aynı işi yapması lâzım geleceğinden, teşkilât ve nizam derhal alt üst olmaz mı?
Halbuki bunların hepsi de aynı vilâyetin yukarı veya aşağı kademeden vazifelileri, memurları. Yâni o merkez etrafında hisselerine ve liyâkatlarına düşen tecellîye sahip âşıklar… fakat o merkezin, kendi ihata ve kudretine göre uhdesine vermiş olduğu derecede kalmaya mecbur. Tâ ki çark dönsün, nizam bozulmasın.
Bunun gibi herkes de ilâhî mâşûka nedîm olmayı istese dünyâdan maksut hâsıl olmaz ve Hakk’ın saltanatı zuhura gelmezdi.”

Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 36

 

************

 

– Mesnevî-i Şerif’de de dişleri çıkmamış bir çocuğa ekmek yahut et yedirebilir misin? Ama dişleri çıkınca o bunları kendiliğinden ister, buyuruluyor.
– “‘Öyle ya… bir süt çocuğuna vakitsiz elemek vermek hazımsızlığına belki de ölümüne bile sebebiyet verir. Yâni, bir kimseye, kaldıramayacağı sözleri söylersen îmânını kaybetmek tehlikesine düşer. İşte bunun için Resûlullah Efendimiz ‘Halka, akıllarının yettiği dereceden söyleyiniz, kendi aklınızın yettiği mertebeden değil…’ buyuruyor. Çünkü herkes aynı istidat ve kabiliyeti hâiz değildir.”

Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 84

Ateş Adam

Son birkaç akşamdır mahallemizde sokak festivali düzenleniyor. Sokağın farklı noktalarında dünyanın değişik yerlerinden gelen cambazlar, sihirbazlar, palyaçolar daha çok çocuklara yönelik gösteriler yapıyorlar. Birkaç gündür çocukları eğlendirme bahanesiyle ben de bu farklı yetenekleri seyretme fırsatı buldum. Baba olmanın en büyük faydalarından biri de bu: Kimseye hissettirmeden çocukluğa geri dönebiliyorsunuz.

İsveçli “Koca Vik” eline ne geçirirse müzik yapabiliyor. Bir yandan boya kutularıyla muazzam bir davul solosu yaparken, bir yandan da tek eliyle zekâ küpünü çözebiliyor, hem de gözleri bağlı bir şekilde! “Damalı Adam” iki metre yüksekliğinde bir mono-siklete binerken, bir yandan seyircilerin verdiği ayakkabı, çanta, sopa gibi eşyaları havada çevirebiliyor. “Charlie Chaplin” ise bizi siyah-beyaz sessiz filmlerin zamanına geri götürürken kahkahalara boğdu. Biraz önce ise çocuklarla beraber “Ateş Adam”ın gösterisini seyrettik.

Ateş Adam’ın uzmanlığı, meşaleleri havada çevirmek. Aynı anda yanan dört beş tane meşaleyi havaya atıp farklı tertiplerde çevirerek harika bir gösteri yapıyor. Gösterisi sırasında seyirciyle çok güzel iletişim kuran bu Kanadalı sanatçı, bize bir yandan nasıl “Ateş Adam” olduğunu anlattı. Gösteriden çok hikâyesi ilgimi çekti. Hakikaten birkaç gündür bu farklı yeteneklerin bu yolu nasıl seçtiklerini, sokak göstericisi olmak için hangi merhalelerden geçtiklerini merak ediyordum.

Ateş Adam anlatmaya başladı: “Biliyor musunuz ben nasıl ateş adam oldum? İşte soru bu! Bana en çok sorulan ikinci soru bu; birincisi ‘kaç kere yandın?’ oluyor genelde… Küçükken bir akrobasi öğretmenim vardı. Bana şöyle dedi: ‘Ateş Adam, başarılı olmak istiyor musun? O zaman sadece bir şeyde çok çok iyi ol.’ Ben de onun dediğini dinledim.” Bunları söyledikten sonra Ateş Adam elindeki sopayı iki parmağı arasında çevirmeye başladı. Bu, görünüşte zor hareketi öyle âhenkli yapıyordu ki sanki zor bir şey yapmıyormuş zannederdiniz. Sonra devam etti: “İşte benim seçtiğim bu oldu. Bu sopayı belki bin saat çevirmişimdir. Şüphesiz çok kez yere düşürdüm. Ama çevirmeye devam ettim. Sonra kendime başka bir hedef belirledim. Ve hepsini üst üste koyunca güzel bir pastaya benzedi.” Sonra elindeki meşaleyi ters çevirerek meşalenin sapını yakmaya başladı. Biraz hüzünlenen sesiyle “Sonra da egomu yaktım. En zoru da budur işte.” dedi.

İlk bakışta sıradışı hayatı ile insanlara dudak büktüren Ateş Adam, bu anlattıklarından sonra bende derin bir saygı uyandırdı. Öyle ya, herkes avukat, öğretmen, mühendis olsa dünyanın tadı tuzu nerede kalır? Birinin de “Ateş Adam” olması gerekiyordu ve o bu görevi üstlenmişti. Görevini lâyıkıyla yerine getirmek için de belki de değme mühendislerden, doktorlardan ziyade çalışmıştı.

Gösteri bitince alkışlayan tüm seyircilere, ve sokakta yürüyen yüzlerce farklı insana baktım. Zâhiren belli olmasa da, hepsinin Allah’ın ilminde isimleri var. Hepsi de bu dünyayı tamamlayan bir renk, bir unsur. Hepsi de en az “Ateş Adam” kadar önemli.

Evet, hepimiz çok kıymetli ve çok önemliyiz. Allah bizlere değer vererek hepimizi var etmiş. Bu teveccühün kıymetini anlayabilir miyiz, bilemiyorum. Yapabileceğimiz şey, boyandığımız renklere sahip çıkmak. Boyayan sanatçıyı düşünerek, belki kendimize olmasa bile tablonun tümüne huşû ile bakabilmeliyiz.

“Benim Bu Dünyada Ne İşim Var?”

Bulutlu bir sabahın erken saatleriydi. Otobüste oturacak bir yer bulmuştu kendine. Her şey normal görünüyordu. Camdan dışarı bakarken o çok sevdiği yolu seyrediyordu.

Daha önce yaşadığı bir an vardı. Dünya onun gözünde bir plastik perdeye dönüşmüştü. Onu o zaman da tarif edememişti. Tek söyleyebildiği “çok plastik!” olmuştu. Başlangıç ve son aynı noktayken, yaptığı seyr ü seferden ağzı yanmıştı. Yeni aldığı sarı kapaklı not defterini çıkarıp içine gelen satırları hemen not etti:

Kaptan! Ne ciddi bir seyr ü sefer içindesin!
Başladığın noktaya bir güzel dönmektesin…

İniş kavsinden utanmadı. Otobüsün kirli camına başını yaslamadan, güçlü duruşuyla düşünüyordu. Kendine şunu sormuş bulundu: “Benim bu dünyada ne işim var?” O kadar samimi, o kadar doğal bir soruydu ki bu, masum masum bir daha sormak istedi kendine: “Benim bu dünyada ne işim var?”

Annesiyle misafirliğe giden çocukları görürdü bazen. Çocuklar misafirliğe geldikleri bu yeni evi önce inceler, sonra gezip keşfeder, yaşıtı çocuklar varsa onlarla ve oyuncaklarla da biraz vakit geçirdikten sonra sıkılıp annelerinin dizine yapışırlardı:“Annee, ne zaman eve gidiceeeez?” Anne de genellikle “Yavrum, git arkadaşının yanına, git oyuncaklarla oyna.” diyerek onları gönderirdi. Böyle zamanlarda kendini o çocuklar gibi hissediyordu. “Anne, ne zaman eve gideceğiz?” diye sormanın bir türeviydi bu “Benim bu dünyada ne işim var?” sorusu.

Önceden, istediği hiçbir şey olmamıştı. Sonra hayal etmekten vazgeçti. Ardından hayal bile edemeyeceği iyi şeylerin içinde buluverdi kendini. Çok mutlu olması gerekirken içindeki boşluk hiçbir şekilde dolmuyordu. Boşluğu doldurmaya çalışmıyordu ama anlamaya çalışıyordu. Neydi mesele, ne olmuştu?

Özlüyordu.

Neyi unuttuğunu bile unutmanın şaşkınlığıyla o an sadece özlediğini biliyordu. Sorusu içinde yineleniyordu: Benim bu dünyada ne işim var, diyordu. Cennette yaşarken ne diye bir ağaç meselesi organize edilmişti de Hz. Âdem ile Havva dünyaya gönderilmişti? Onun o ağaçla ne işi vardı? Mecbur muydu? Evet ve hayır. Kendisi tâlip olmuştu.  

Arabî’nin kitabını çantasından çıkarıp sayfaları karıştırmaya başladı. Diyordu ki, Allah’ın güzelliği taşınca, isim ve sıfatlar vücut giydiler. Kendinden kendine bir yolculuk başladı. Taşmak haktı. İsim ve sıfatlar görmek istemişlerdi. Tanımak, bilmek istemişlerdi. Tâlip oldular… Acıya, sıkıntıya, ayrılığa tâlip oldular. Birliğin içinde göremediklerini görmeye, sefere tâlip oldular.

Sefer, bir noktadan hareketle başlıyordu. Genişçe bir yuvarlak çizdikten sonra başlangıç noktasına dönmekle nihâyete eriyordu. İşte bu olup biten, kendinden kendine varmada bir nükte oluyordu. Bu kadar acı, sıkıntı, zahmet tek bir şey içindi. Görüş zevkini yaşamak. Kişinin istidâdı onu bu görüş zevkini yaşamaya sürüklemiş ve hikâyenin çerçevesini çizmişti. “Benim bu dünyâda ne işim var?” sorusunun cevabı, istidâdının hikâyesinde gizliydi.

Yürü Gündüz Gece

İstidat, sözlükte, herhangi bir şeye karşı doğuştan gelen yatkınlık, yetenek ve kabiliyet mânâlarına gelir. Yani kişinin ezelden getirdiği potansiyaline istidat denir. Herkes vazifesine göre sırtına bir yük yüklenir. Bu yüke göre dünyada bir senaryo yazılır. Senaryo, kişiyi doğduğu andan son nefesine kadar istidâdı ölçüsünde ilerler. Aslında kader herkes için ayrı ayrı yazılmış bir senaryo gibidir.  Ve kader belli bir zaman dilimi içinde çoğu zaman yavaş yavaş  kişinin yatkınlığını ortaya  çıkarıp  nihayete erdirir.

İnsanın doğuştan getirdiği yatkınlığın  ortaya çıkması için belli bir zaman geçmesi gerekir. Bu mânâda Hz. Muhammed’e (s.a.v.)  de peygamberlik kırk yaşında gelmiştir. Dolayısıyla bu hâdisenin bile bir vakti saati olduğu görülmektedir. Yani istidâdın ortaya çıkması zamana bağlıdır. Bu bağlamda istidat için biçilen süreyi kabullenmek gerekir, çünkü bu yatkınlığın  ne şekilde ve ne zaman ortaya çıkacağı bilinmez. Nasıl ham meyve yenmezse, vakit gelmeden de kişi belli bir olgunluğa erişemez.

Bu dünyada yolcu olma fikri, birçok sufi tarafından ifade edilmiştir. Yolcu olma fikri, bu yolun çeşitli engebeleri içerdiği gibi birçok güzellikleri olduğunu da ortaya koyar. Bu yüzden bu dünyada yolculuk yapma düşüncesi, yolu daha zevkli ve geliştirici bir hale sokabilir. Büyük halk ozanı Aşık Veysel bu mânâdaki şiiri ile aslında tam da olunması gereken hali anlatmıştır.  

 

“Uzun ince bir yoldayım

Gidiyorum gündüz gece

Bilmiyorum ne haldeyim

Gidiyorum gündüz gece

 

Dünyaya geldiğim anda

Yürüdüm aynı zamanda

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece”

 

Şair, burada dünyayı iki kapılı bir hana benzetmiştir. İlk kapıdan dünyaya girip son kapıdan da  dünyadan sonsuzluk âlemine geçilir. Şair, ilk kapıdan girildiği andan itibaren uzun ve ince bir yolda hep yürüdüğünü belirtir. Ne halde olduğunu bilmemek ise bu yolda büyük bir nimettir, çünkü ben acaba hangi makamdayım diye düşünmek ya da “herkes beni seviyor mu, bana herkes saygı duyuyor mu?” gibi düşünceler insanı yoldan alıkoyar ve geride bırakır. Asıl olan, yürümek, hep yürümektir yani gayrettir. Bu mânâda Kenan Rifâî, Sohbetler’inde şöyle der: “Yürü, dâima yürü! Eğer ölüm seni yolda iken yakalarsa, onu Allah bilir. Yeter ki dururken olmasın.”

Kısacası asıl gaye, seferdir. Sefer, yolcuyu menziline ulaştırır, kader senaryosu da istidâdın ortaya çıkmasında hizmet eder.

Dijital Âşık

alıcısı yaradan kendine gel kendine

kötü huy nefsin parmağında kendine

eş oldu dedi ki onu kısa kesen eşkiyanın eline

nefesli gururdan hevesten çekinin

 

halayıktan hikâye geldi

fena dünya güzellerinin hasret ve takvasına dayanamazsın

nefeslerimiz temizlik küpünden sabâ rüzgârı

onu görünce bir daha iyi yürüsün rahvanlaşsın

 

Yukarıdaki dizeler tamamen bilgisayarda çalıştırılan bir algoritma tarafından üretilmiştir. Yani hiçbir insan elinden kaleme gelmiş değiller. Ancak bilgisayar, bu dizeleri, insanların söylediği güzel sözlerden oluşan bir veritabanını kullanarak oluşturdu. Yani kendisinin söylediği bir söz dahi yok. Söylenenleri tamamen farklı bir şekilde yeniden söylüyor.

Bu algoritmalar, bilgisayarların icadından çok önce de vardı. Aslında bir görevi yerine getirmeye yönelik kurallar ve komutlar bütününden ibaretler. Bilgisayarlar ise algoritmaları kullanarak çok çeşitli işleri yerine getirebiliyorlar. Bunlardan bir tanesi de şiir üretmek.

Kullanmış olduğum algoritmayı nasıl dizelerle beslerseniz ona göre ortaya eser çıkarıyor. “İkinci Yeni” şairlerinin eserlerini kullananların, “İkinci Yeni” akımına uygun şiir yazdıklarını gördüm. Benim de ilk sorduğum soru, ‘Sistemi acaba tasavvuf metinleri ile beslersek ne olur?’ oldu. İnternette bulabildiğim kaynaklardan faydalanarak soruma cevap verebilecek bir arşiv oluşturdum ve algoritmadan bana bir şiir üretmesini istedim. Aldığım sonuç harikaydı. Bir resmi incelediğinizde detayları görmek istemezseniz gözlerinizi hafif kısarsınız; böylece resmin sadece ana hatları görünür. Bu dizeleri okurken de biraz öyle yapmak gerekiyor. Şiir yazan algoritma, kullandığı veritabanı genişletildikçe kelimeler arasındaki ilişkiyi anlamlandırma konusunda daha başarılı olacağı için ileride okurken gözlerimizi kısmamız gerekmeyecek.

Yeni doğmuş bir çocuk gibi kelimeleri, cümleleri kullanmasını yeni öğrenen bir algoritma var elimizde. Onu hoş görmek lazım. Sonuçta o bir hiç. Ben hiçliği seyrediyorum. Ne gözle görülür, ne elle tutulur, ne koklanır ne de hissedilir bir şey ile karşı karşıyayım. Ancak sözleri var. Sözler de aslında ne söyleyenin ne de dinleyenin….

Sözcükler, Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi bir kolyeye dizilmiş inciler. Onlar mânâyı taşımakta ve aktarmakta bir nebze olsun faydalı oluyorlar. Her yerden konuşan hep ama hep aynı ve bir. Dolayısıyla dijital ortamda üretilen de fiziksel olarak üretilen de üretildiği mecradan bağımsız olarak mutlak tek bir üretene ait. Çok şükür…

Merak ediyorum, ileride daha hayal bile edemediğimiz hangi mecralardan biz ulaşacak, bizleri ucu bucağı olmayan sonsuz deryasında hayretler içinde hayran bırakmaya devam edecek?

“O, her an yeni bir iş ve oluştadır.” (Rahman Suresi, 29.Ayet)

İstidâdın “Karanlık” Yüzü

Son dönem Osmanlı mutasavvıflarından Ken’ân Rifâî şöyle der: “Güneş her tarafa birden akseder. Mezbeleye, lağıma aksetmesi, onların fena kokularını ziyâdeleştirir. Güle, sümbüle ise güzel kokular verir.”

Sanıyorum bu sözü okuduğumuz zaman hepimizin aklından, çevremizdeki insanlarla ilgili fikirler geçiyor. Aklımıza iyiler geliyor, kötüler geliyor… En çok da kötüler! Kötü olanların aslında kendi hakikatlerine göre davrandıklarını düşünüyoruz ve belki de canımızı sıkan insanlara karşı daha toleranslı olmamız gerektiğine dair farkındalığımızı biraz daha artırmaya çalışıyoruz.

“Güneş her tarafa birden aksettiğine göre bana da aksediyor ve bana aksedince ben etrafa ne kokusu yayıyorum/yayacağım?” diye düşünenimiz var mı? Ben de bu yazıyı yazarken düşünmeye çalıştım ama neler keşfettiğimi buraya yazmayacağım.

Ken’ân Rifâî’nin buyurduğu bu düsturda, “herkesin kabiliyeti ne ise önünde sonunda kendisinden görünen de o olur” mânâsı anlatıldığına göre, maddî ya da mânevî bazı “güneşler” aksederken bizden nasıl kokuların yayılacağından pek haberimizin olmadığı bir gerçek… Dahası, mânevî olarak bir güneşe mâruz kaldığımızda, gül ya da sümbülsek sorun yok fakat ya aslında mezbele mesâbesinde isek?

Bugün iyi bir davranış içinde olmamız, bizim bugünkü potansiyelimizin iyi olduğu anlamına gelebilir. Ama yarınki bizle ilgili bir garanti söz konusu değil. Aslında henüz açığa çıkarmadığımız ne tür “kötü” potansiyellerimizin olduğunun farkında da değiliz. Zira varlık içinde meydana gelen tüm hadiselerin muhatabı henüz olamadık. Değil mi? Şu ana kadar karşı karşıya kalmadığımız nice durumlar var. O durumlarla karşılaştığımızda hangi role bürüneceğimiz hakkında net bir fikrimiz var mı? Dolayısıyla bugün gül bahçesi gibi koku saçmamızın –ki öyle olup olmadığını da çevremize sormak lazım- yarın lağım kokusuna dönmeyeceği konusunda hiçbir garantimiz “ne yazık ki” yok. Sonuç olarak her birimiz ancak işlemediğimiz günahın masumuyuz…

Maddî açıdan baktığımızda da öyle değil mi? Mevcut kabiliyetlerimizle, potansiyelimizle bazı işleri yapabilme becerisine sahip olabiliriz. Fakat bu potansiyelimizin ya da artması için gayret sarf ettiğimiz potansiyelin, yarın benlik durumumuzda ne gibi değişimlere yol açacağını biliyor muyuz? İnsan Kaynakları alanında uzman olan çok sevgili bir arkadaşım, çalışanların yetkinlikleriyle ilgili yaptıkları bir çalışmada şunu tespit etmiş: Bir konuda çok yetkin olan bir çalışan belli bir süre sonra o işle ilgili bir gerileme veya duraklama dönemine girebiliyor. Belki de potansiyelimiz bizi “her şeyi biliyorum” noktasına taşıyor ve “biliyorum” dediğimiz noktada da gerileme başlayabiliyor. Dolayısıyla bugün sahip olduğumuz, hayran kaldığımız potansiyelimiz, yarın egomuzun besin kaynağı haline gelebiliyor.

Peki ne yapalım? Ben de bilmiyorum. Bu konu uzar gider açıkçası…

En iyisi bu yazıyı, Kâşânî’nin aşağıdaki sözünü anlamaya çalışarak bitirmeye çalışalım:

Ezelî zâta lutuf ve kahır birdir. Lutuf zuhur iktizâsında bulunduğu gibi, kahır da zuhur iktizâsında bulunur ve şüphesiz her biri için bir mazhar gereklidir ki bu da müminlerin ve kâfirlerin, cennetin ve ateşin varlığıdır. O halde ilâhî hikmet-i bâliğa, her bir sıfatı kendi iradesinin bir mazharı olarak yokluktan varlığa çıkarmıştır. “İstediğini yapar ve istediğine hükmeder.” Lutuf mazharı kıldığı kimseye fâzıl sıfatıyla yaklaşır; kahır mazharı kıldığı kimseye adaleti uygular. Fazlı illetlerden ârî, adaleti kusurlardan berîdir. Buradan belli olur ki kulların fiilleri saadet ve şekâvetin sebebi değildir.

Sehl-i Mümtenî

İnsan ki bu âlemde bir eşi bulunmayan, insan ki şu gök kubbede adını lâyığı ile taşımaya çalışan… O yüzden sanatlardan bir sanat olan “Sehl-i Mümtenî” dedim insanoğluna… “Çok basit görünse de yazılmaya başlanıldığı vakit kolayca yazılamayan, bu yüzden de benzeri olmayan eser” anlamını taşıyor. Tıpkı insanoğlu gibi… Birer sehl-i mümtenî gibi eşi benzeri olmayan biz Allah’ın kullarının da elbette ki istidatları farklı olacaktır.  

Cenab-ı Hak, El-Fettah ve Er-Rahim olduğu gibi aynı zamanda El-Müzeyyin’dir. Yeri göğü kusursuzca süsleyen, en büyük sanat eseri insan olan biricik sevgili… İnsan, bir sanat eseri olunca ondan zuhur eden güzellik de yeryüzü sanatlarını oluşturmuş, Hakk’ın sanatı, sanatçı kimliğine bürünmüştür. Sanatçı, Allah’ın verdiği ilham ile ona ulaşmanın yollarını farklı sanatları icra ederek aramıştır. Resim, musıkî, edebiyat ve sinema ile…  Sanat bir istidattır, sanatçı kendi istikameti üzerinde sanatına ulaşmaya çalışır, bunu yaparken de kendi istidâdı üzerinde yürümeye gayret eden kişidir. Sanatçı gecesini gündüze katarak çalışır. İstidadı yolunda ilerleyen sanatçı, yapabildikleri kadar vazgeçebildikleri ile de var olur. Tıpkı Hz. Şems’in suya girip Hz. Mevlânâ’nın kitaplarını birer birer suya atması gibi… Üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen bütün dünyayı vahdet dükkânı olan “Mesnevî”sinin altında toplamakta olan Hz. Mevlânâ, kitaplarından vazgeçebildiği ölçüde âşıklık istidâdına kavuştu. “Sen yakılmayı bekleyen bir lambasın, ben de alevim. Artık kitapları bırakıp benimle gelme zamanıdır.”  diyen Hz. Şems, Mevlânâ Hazretleri’nin istidâdının kendi yüreğinde zuhur eden aşk ve birlik kıvılcımları olduğunu biliyordu. Kısacası bizde var olan ezelî istidâdımız, biz bu âleme gelmeden çok önceleri yazılmıştı.

Nasıl ki yeryüzünde nimetler Rabbin kararladığı kadarıyla her bir kişiye farklı farklı dağılmışsa, her sanatçının istidâdı da böyledir. Bu noktada sırat-ı müstakim üzerinde olan sanatçının görevi de egosundan uzak kalarak kendi istidâdını gerçekleştirmesidir. Kendi yetenekleri ile üstünlük kurmak değil, tam tersine Allah vergisi bu yeteneği sayesinde herkesi kendi istidâdı altında bir araya getirmektir. Çünkü sanatçılarının yapıtları ile güler, ağlar, kendimizden bir parça bulur ve yine kendi tekâmülümüzde sanatçının yapıtlarını hakikate doğru giden yolumuzda bizlere yardımcı olarak görürüz.  Bu bakımdan sanatçı, istidâdının hakkını ödemek mecburiyetindedir. İstidadının hakkını ödeyen bir sanatçı da kendi yapıtları ile ölümsüzleşir, yüzyıllar öncesinden dahi bize ışık olur.

Bende Mecnun’dan füzun âşıklık isti’dâdı var

Âşık-ı sâdık benem Mecnûn’un ancak adı var

Bu mısralarda âşıklığa istidâdı olduğunu söyleyen Fuzûlî’nin eserlerini günümüzde de hürmet ile okuyorsak bu Fuzûlî’nin, istidâdı ile hemhal olduğunu yani eserinden başka hiçbir şey olmadığını gösterir. Nitekim edebiyat dünyasının ulu bir çınarı olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın istidâdı da kalemine yansıdı, kelimelere dönüştü. “Rüya Sineması” eseriyle usta yönetmen Tarkovski’nin yolundan giden ve aynı zamanda tasavvufu sinemasında ana bir zemin olarak gören Semih Kaplanoğlu da şiirsel vizyon istidâdı ile ödüller kazandı. Mevlânâ Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerif’i de vahdet dükkânı oldu, yüzyıllardır aşk için, birlik için bize seslendi. İstidadı aşk üzerine olan Mevlânâ Hazretleri bizlere “Bişnev” dedi: Dinle, kalbini dinle, özünü dinle…

Kendi istidâdımız yolunda giderken iyi niyet üzerinde olmayı da hiçbir zaman unutmayalım. Pusulamız sevgi, istikametimiz birlik olsun. Cemal ile Celal’in birleştiği kemalât yolunda aşk ile kalalım.

Firuze Büşra AK

Bir İsimsiz Kahramanın Ardından

Toplumları, isimsiz kahramanlar ayakta tutar ve geleceğe taşır. Bu insanlar toplumun geniş kesimlerince tanınmadıkları, ünlü olmadıkları için bu dünyadan gelir geçer, görevlerini yapar ve öte âleme giderler, ama belki dar bir çevre hariç bilinmezler. 2 Şubat 2017’de vefat eden Dr. Ali Turgut Alsırt (d.1932) da böyle bir insandı.

Turgut Alsırt, babamın “ağabey” bilip, çok sevip saydığı insanlardan biri olarak, benim de “amca” kabul ettiğim, üniversite yıllarımda bana rehberlik yapmış bir büyüğümdü. “Her nefs ölümü tadacaktır”, evet, ama aynı zamanda biz fâniler için her ölüm erkendir. Hele ki yeri kolayca doldurulamayacak Turgut Amca gibi bir şahsiyetin göçüşü, kendi hayat yolculuğumda yeni bir aşamaya geçtiğimi, artık gençliğimin geride kaldığını da hissettirdi ve düşündürdü. O sebeple Turgut Amca hakkında bildiğim ve aklımda kalan bazı hâtıraları yazıya döküp ilgi duyacaklar ile paylaşmak istedim.

Turgut Amca, İstanbul Çengelköy’de, İstanbullu köklü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Çanakkale muharebesinde Kanlısırt ve Kızılsırt gâzîsi olan babası, zamanında Almanya’da müteaddit ameliyatlar için bulunmuş, çocuklarına sıkı Alman disiplini kazandırmak isteyen bir kişiymiş. Öyle ki çocukluğunda, akşam erken yatılır, sabah uyanıp göz açılınca, yatakta bir dakika bile keyif yapılmaz, hemen kalkılır ve sabah işlerine, faaliyetlerine başlanırmış. Turgut Amca’nın çocukluğu 2. Dünya Savaşı’nın sıkıntılı yıllarına rastlamış, ama aile gıda konusunda büyük sıkıntılar çekmemiş. Babası Almanya’da geçirdiği yıllarda öğrendiği şekilde, ekmek bulunamayan günlerde patates haşlatarak ailenin beslenmesini sağlarmış. Dirayetli bir anne-babanın yanında, görmüş geçirmiş, İstanbullu bir aile çevresi içinde, ama Çengelköy’ün Anadolu insanını da içinde barındıran ortamında Müslüman-Türk kültürünün her seviyesini hem okuyarak hem de içinde yaşayarak öğrenmiş.

İyi bir lise öğreniminin ardından İstanbul Tıp Fakültesi’ne girmiş. O dönemde yazlık komşusu ve annesinin arkadaşı Meşkûre Sargut Hanımefendi’nin tavassutu ile Sâmihâ Ayverdi ve yakın çevresi ile tanışmış. Bir yanda zorlu tıp öğrenimini aksatmadan başarı ile sürdürürken, diğer yanda Meşkûre Sargut’un ve Vasfi Tolun Beyefendi’nin evinde Mehmet Örtenoğlu Dede’nin dinî ve mânevî eğitimine girmiş. O yıllarda Suriçi ve Çengelköy arasındaki çok kısıtlı deniz ulaşımını kullanarak hem meslek sahibi olmayı bilmiş, hem de ehillerinden insan olmanın gereklerini öğrenmiş. Tıp Fakültesi’nden mezun olunca Bağlarbaşı Zeynep Kâmil Hastanesi’nde kadın-doğum ihtisasına başlamış, daha sonra da o yıllarda tanıştığı, yine aynı yerde ihtisas yapan Dr. Türkân Hanım ile evlenmiş. Bu evlilikten bir kız, bir de oğlan çocukları olmuş.

Turgut Amca’nın adını ilk defa yedi yaşımda iken, 1973 sonunda kardeşimin doğumunda duydum. Eşi Türkân Teyze, kan uyuşmazlığı sebebiyle zorlu bir doğumla dünyaya gelen kardeşimin ebe annesi olmuştu. 1975’ten sonra ailece Ankara’ya taşınınca, Turgut Amca’yı aile ortamlarında görerek tanımış oldum.

Alsırt çifti Zeynep Kâmil’de tamamlanan başarılı bir uzmanlık eğitiminin ardından 1965 yılı başında Ankara’da kurulan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne intisap ederler. Turgut Amca uzun seneler Hacettepe’nin Etimesgut’ta kurduğu araştırma-uygulama hastanesinde görev yapar. Kürtajın yasak olduğu yıllarda karı-koca özel muayenehane ya da klinik açıp servet yapmak yerine, kuruluş yıllarının yokluk ve zorlukları içinde bir kamu hastanesinde halka hizmet verirler. Bunlar geceli gündüzlü çalıştıkları maddeten çok yorucu zamanlardır. Meslekî açıdan büyük bilgi ve tecrübe kazandıkları yıllarda, tıp çevrelerine hâkim olan masonik ve solcu zihniyetli yöneticiler, karı-koca her ikisinin de uzmanlıktan öteye yükselmelerine müsaade etmezler. Kariyer şartlarının değiştiği 80’li yıllarda ikisi de Ankara’daki iki kamu kurumunun işyeri hekimliği görevlerine geçerek emekliliğe kadar hizmet verirler.

Bu yıllarda ve emeklilik döneminde Turgut Amca tanıdığım en çok okuyan insanlardan biriydi. Uzmanlık alanı olan tıbbı ihmal etmese de tarih, edebiyat, sanat, din ve tasavvuf alalarında klasik ve çağdaş denilebilecek eserleri okurdu. Bu yönüyle Turgut Amca yaşıtları arasında yerini en önde alan bir kültür adamı idi. Formel bir eğitim almamış olmasına rağmen Arapça ve Farsça okuduğunu anlardı. Bu yönüyle Mesnevî-i Şerif’in muhtevasına son derece vâkıftı. Fakat ileriki yaşlarında hep şunu söylerdi: “Farklı yazarların, ediplerin, âlimlerin, bilgelerin çok eserlerini okudum; hiçbirinde tasavvufun çetrefilli meselelerini Kenan Rifâî Hz. ve Sâmihâ Anne kadar yalın, açık ve kolay anlaşılır ifade edenine rastlamadım. Çok sayıda eserden sonra, Sâmihâ Anne’yi okuyunca, bu kadar eseri okuyarak zaman kaybettiğimi hissediyorum.”

Hekimlik halk için, halk içinde, biraz da halka rağmen bir meslektir. Turgut Amca mesleğini çok severek yapar, çünkü hastalarını sever. Hasta ve hastalıklara karşı îmanlı bir doktor gözüyle baktığı için nice mucizelere şahit olur. Bunlar arasında “senin çocuğun olamaz” denilip ümidi kırılan, kısır teşhisi konmuş veya yaşı ilerlemiş nice kadınların sağlıklı doğumlar yapışı yanında, “mutlaka sezaryen yaptırmalısın” denilip, Turgut Amca’nın normal doğum yaptırdığı kişiler vardır. Her doğumun ardından bebeği kucağına alır, şefkatle sever ve geciktirmeden kulağına alçak sesle ilk ezanını okur, kız veya oğlan oluşuna göre Ali veya Fatma ismi verir.

Turgut Amca bir prensip ve ideal insanı idi. Gençlik yıllarında Mehmet Dede ve Sâmihâ Anne’nin elinde bereketli ve verimli bir mânevî eğitim geçirmiş, ardından kendisi okuyarak ve tefekkür ederek nesli içinde tasavvuf kültürünü en iyi bilen kişiler arasına girmişti. Bilgilerini hayat tecrübeleri ile birleştirerek vefatına yakın günlere kadar sonraki nesillerden meraklılara aktarmayı hiç bırakmadı. 2016 Baharında Ankara’da bir konferans kapsamında verdiği tebliğde, özellikle Sâmihâ Anne hakkında konuşmaya doyamadığını, ne kadar konuşulursa az olduğunu dile getirmiştir. Kendi iç aleminde, mânevî hayatında ise sırlı bir insan idi. Üniversite yıllarımızdaki sohbetlerde, ard arda pervasız sorularla üstüne vardığımızda bazen ağzından kaçırdığı olurdu.

Sözü ile özü bir insandı. Küçük menfaatler için doğru bildiği hiçbir şeyden taviz vermedi. Ankara’nın dine ve mâneviyata genel olarak ilgisiz, kıraç ortamında uzun seneler geçirdikten sonra 70’li yılların sonunda Diyanet sağlık ekibinde görevli olarak karı-koca Hacca gittiler. Dönüşte bıraktığı ve bir süre kesmediği sünnet geleneğine uygun sakalı ona çok yakışmış, ama dine soğuk ve karşı kesimlerin de o derece tepkisini çekmişti. Haccın ardından önceden mânevî yönünü fark etmemiş olanların bir kısmı kendisine cephe almış, ama o kavî îmanı ile hiç aldırış etmemişti.

Meslekî, ilmî, mânevî özellikleri yanında Turgut Amca çok yönlü bir insandı. Resim, hat ve el sanatları eserlerini çok iyi tanıyan bir koleksiyoner idi. Evi meşhur sanatkârların yağlı boya, sulu boya, hat, tezhip, minyatür, iğne oyası vb. sanat eserleriyle dolu adeta bir müze idi. Salonları öncesinde ve sonrasında başka yerde hiç görmediğim çok orijinal mobilyalar ile döşeli idi. Öyle ki, duvarda tablolar için yer kalmayınca, salondaki pencerelerden birini tuğla ile ördürterek kapattırmıştı. Sadece plastik sanat eserlerini değil, Türk mûsıkîsini de teorisi ve tarihi ile çok iyi bilen, icradaki ustalığı en ince yönleriyle anlayıp değerlendirebilen bir insandı.

Bunların yanında, hem çok iyi bir aşçı, hem de mâhir bir terzi idi. Ramazanda kalabalık misafir gruplarına beşamel salçalı etli kabak gibi tutturması zor yemekleri kendi elleriyle nefis pişirirdi. Çocuklarının okul müsameresi gibi faaliyetlerde ihtiyaç duydukları özel kostümleri zaman zaman elleriyle dikmiş, bunu öğrenen okul yönetimi hayrete düşmüştü. Hacdan döndükleri zaman tebrik edenler arasında bize de kendi eliyle diktiği ve ailemizde hâlâ sakladığımız çok orijinal bir kese içindeki nefis kokulu sedef tesbihi unutmak mümkün mü? Titiz, tiril tiril, çok güzel giyinen, giydiğini üstüne yakıştıran, sokağa her zaman traşlı ve şık kıyafetler içinde çıkan, ama bunu da israfa kaçmadan yapmayı başaran bir insandı.

İşyeri hekimi olarak çalıştığı senelerde, çoğu kendinden genç çalışanlar arasında sevilen ve sayılan bir şahsiyet olmuştu. İnsanların sadece sağlık problemlerine şifa yolları tavsiye eden bir doktor olmakla kalmayıp bir rehber ve bir terapist gibi destek olduğunu başkalarından duymuştum. 1986-1991 yılları arasında beş sene kadar kendisiyle birlikte “Kenan Rifaî ve 20. Yüzyılın Işığında Müslümanlık” kitabının ilk bölümünü bir küçük grup üniversiteli genç olarak iki defa okuduk. Bizim anlamakta zorlandığımız kısımları tatlı üslûbuyla günlük hayattan ve bazı hatıralarından örnekler vererek çok güzel açıklardı. O konuşurken sık sık sorularla kesmek yerine dikkatimizi vererek tam anlamaya çalışırdık. Okuma faslı bitip de serbest konuşmaya geçince, o noktada daha rahat bir sohbet ortamında eskilerden, hâtıralardan sorardık ve anlatırdı. İkram olarak mini fırında ısıtılmış kaşarlı simit en çok sevdiğimiz ve onun da sevdiği yiyecekti, ama her zaman, varsa yüzü biraz yanık olan küçük bir parçayı tercih eder, tatlıdan almazdı. Bu noktada tevazuu yanında, erkence yaşta diyabet ile tanıştığı için perhizine ne kadar dikkat ettiği de görülürdü.

Gerçekten bir ölçü ve irade insanı idi, ama edep yönü de çok üstündü. Biz gençler arasında konuşkan ise de İstanbul’daki büyüklerin sohbetinde hiç konuşmaz, sessizce ve dikkatle dinlerdi. Öyle ki, bayram, kandil gibi özel günlerde büyüklerine telefon açıvermek yerine tebrik kartı yazar ve posta ile yollardı.

Bu âlemden bir Turgut Alsırt geldi geçti. Geride başımızın tacı Türkân Teyzemiz ile topluma faydalı iki evlât yanında onu tanıyanlarda çok güzel izler ve hâtıralar bıraktı. Zekâsı ve çalışkanlığı ile hâzık bir hekim oluşu yanında tam ve mükemmel bir ilim, irfan ve kültür insanı olarak hocası Sâmiha Ayverdi’nin alnını ağartan, dehasını şöhret ve servet elde etmek yerine Hak için halka hizmet yolunda kullanan bir isimsiz kahraman idi. Allah rahmet eylesin…

Haydar Livatyalı