NİYÂZÎ-İ MISRÎ DÎVÂNI’NDAN ÖRNEKLER İLE SÜLÛKTA AŞKIN SEYRİ

Aşk… Tanımlanması zor, anlaşılması zor, ancak geldiği bedene imkânsızı mümkün kılan sonsuz bir güç. İşte bu güç, tasavvufî terbiyede insanın gerçek ‘insan’ sıfatına ermesi için yegâne unsurdur. Tasavvufî düşünceye göre asıl vatanından kopup bu âleme inen insan hep geldiği yerin özlemini duyar. Bu özlemle hakîkat arayışı başlar. Bu arayışın gerçek sebebi insanın ilâhî aşk ile yaratılmış olmasıdır. Tasavvuf ilmi, yaratılışın başlangıcını Kenz-i Mahfî kudsî hadisi ile açıklar. Buna göre Cenâb-ı Allah ‘Bilinmekliği muhabbet ederek’ insanı yaratır.

Mutasavvıflar aşkı İlâhî ve Mecâzi olarak ikiye ayırmışlardır. Allah dışında her şeye duyulan aşk mecâzîdir. Bu âlemde aşk mecâzlar ile zâhir olur. İlâhî aşk ile yaratılan insan, dünyada önce mecâzî aşkı tanır. Tasavvufî düşüncede mecâzî aşklar ilâhî aşkın köprüsü olarak kabul edilir ve hepsi ilâhî aşkın arayışlarıdır. İnsan, aşkın farklı aşamalarından ve hâllerinden geçerek tekrar özüne yani ilâhî aşka ulaşır. İbn Arabî bu durumu kurb-ı nevâfil kudsî hadisi ile açıklar: “Kulum bana farzlar kadar hiçbir şeyle yaklaşamaz. Nâfilelerle yaklaşmaya devam eder, ta ki, ben onu severim. Onu sevince onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” Bu aynı zamanda devriye geleneğinde bahsedilen kavs-i urûc kısmının tamamlanması, insanın yaratılıştaki başlangıç noktasına, “Kābe kavseyni ev ednâ” sırrı ile dönmesidir.

Sevgiyi sekiz mertebede inceleyen tasavvuf ilminde aşk en üst mertebedir ve Sevenin sevgilisinde kendisini yok etmesi, âşıkın yok olması, sadece mâşukun var olması, her şeyin ondan ibâret olması hâli olarak tanımlanır. Eflâtun’un aşk görüşündeki gibi bu bir nevi delilik, cinnettir. Cinnet ise kişinin canına kıyması ile sonuçlanabilecek kadar ağır bir çılgınlık hâlidir. Tasavvufî düşüncede candan geçmeyen can bulamaz. Aşk, âşığı candan geçirir, fenâ buldurur. İşte bu hâl, seyr ü sülûkta sâlikin geçtiği fenâ makamlarının aynı zamanda sâlikin ilâhî aşka geçiş sürecini anlatan bir aşk yolculuğu olduğunu gösterir. Sâlik, fenâ fi’ş-şeyh makamında şeyhinin aşkında, fenâ fi’r-Resûl makamında Hz. Peygamber’in aşkında, fenâ fillâh makamında ise Allah aşkında fenâ bularak yol alır. Bu aşklar sâyesinde benliğinden geçerek mâşûkunda tüm sıfatlarını yok eder, onun sıfatlarıyla vasıflanır. Fenâ fillâh sonrası doğan bekā, bu makamda kazanılan hâlin devamlı hâle gelmesidir. Fenâ fillâh makamına geldikten sonra artık kul eski hâline dönemez. Tevhîd sırrına erer, birlikte çokluğu, çoklukta birliği görür.

Niyâzî-i Mısrî, hayatı seyahatler ve sürgünlerle geçmiş, Türkçe ve Arapça ile manzum ve mensur birçok eser kaleme almış, on yedinci yüzyıl tasavvufî Türk edebiyatının önde gelen mutasavvıf şâirlerindendir. Dîvânında ilâhî aşkı merkez alarak mârifete ulaşmayı hedefleyen Niyâzî-i Mısrî, insanın kurtuluşa ermesi için yapması veya yapmaması gerekenler ile bu yolun özelliklerini tecrübelerine dayanarak anlatmıştır. Aşkın döngüsünü bizzat yaşamış bir âriftir ve kendi tecrübelerini, insanın ve aşkın döngüsünü Dîvân’ında anlatır.

Dîvânındaki ilk gazelin ilk beytinde Mısrî, gönle seslenir: “Ey gönül, gel Allah dışındaki her şeyden vazgeç, aşkın yoluna uy” der. Çünkü hakîkate ermiş kimseler kendilerine aşkı rehber kılmışlardır. Burada aynı zamanda gönlü gayrıdan boşaltmadan ilâhî aşkın oraya giremeyeceğine de vurgu yapar. Niyâzî-i Mısrî aşkın yakıcı etkisiyle insanı harekete geçirmesine yani kurtuluşa erdiren yaptırım gücüne de beyitlerinde yer verir. Ayrılığın acıtan ateşiyle canın durmayıp bağırıp çağırmaya başladığını, o ateşle gözyaşlarının gözünden kaynayarak aktığını, eğer onu yakan bu ateşin zerresi âşikâr olsaydı bütün âlemin uçtan uca yanacağını söyler. Böyle bir acıyı duyan kimse de âdeta doğaüstü bir güç ile hedefine hızla koşar.

Fenâ fi’ş-şeyh makamındaki hâlini anlattığı “Aşkın meyine ben kana geldim” beyiti ile başlayan gazelinde, Aşkın meyi, ilâhî aşk şarabıdır. Yanan şem’-i tevhîd ise şeyhinin gönlünde gördüğü, parlayan tevhîd nurudur. Bu nuru görünce kararı gider, yerinde duramaz olur,  ateşin etrafında dönen pervâne misâli şeyhinin gönlüne doğru çekilir. Şeyhinin etrafında kurulmuş zikir halkasını görünce aşk ile dönme isteği duyar. Hâlini Leylâ derdinden deli olmuş Mecnûn’a benzetir ve aklının gittiğini, dîvâne olduğunu söyler. Artık onun için sultân, Ümmî Sinan Hazretleri’dir, şeyhinde bu aşk ile fenâ bulmuştur. Bu aşamada yarasının yârinden olduğunu görür, bu derdinin dermânı Lokmân Hekîm’in benzeri olan şeyhidir.

Fenâ fi’r-Resûl makamında, Hz. Peygamber’in Cenâb-ı Hakk’ın en sevgili habercisi, kulları ile arasındaki irtibâtı sağlayan emin elçisi olduğunu belirttikten sonra, aşk hastası olduğunu ve nice zamandır hasretle o kalplerin hekimini beklediğini, beklerken ıstırapla yandığını, canını ona teslim etmek için sabırsızlandığını anlatır. Öyle ki en hafif rüzgârla canını ona göndermek ister. Fakat kulu yaratana ulaştırma görevi Hz. Peygamber’e verildiği için bu derde kimse çâre olamaz. Na’tin sonundaki “Gel, Niyâzî’nin varlık harfini feyzinin eliyle âlem levhasından sil” anlamını taşıyan beyiti, fenâ fi’r-Resûl mertebesinin sûfiyâne, şâirâne ve hakka’l-yakîn bir ifadesidir.

Fenâ fillâh makamında yaşadığı hâlleri ise şöyle anlatır: ‘Gönül Kâf’ının ankâsıyım, sırrın âşinasıyım. Düşüncelere sahibim, adım insan oldu’ mealindeki beyitte, Gönül Kâf’ından kasıt cem’ makamıdır, Ankâ ise cem’ makamından yani fenâ fillâhtan bekāya dönen, yanıp yok olmuşken küllerinden yeniden doğan âriftir. Böylece cem’ makamında kendisine bahşolunan hâller ile fark âlemine dönmüş ve bu hâller bâkî yani kalıcı olmuştur. Bunun sonucu olarak da adı gerçek mânâda insan olmuştur. Bu beyit fenâ fillâh makamının tanımı gibidir.

I. Uluslararası Lisansüstü Tasavvuf Araştırmaları Öğrenci Sempozyumu için yaptığımız çalışmamızda biz de Niyâzî-i Mısrî’nin bizzat yaşadığı bu hâlleri anlatışına tanık olarak, insanın ve aşkın döngüsünü inceledik. Gördük ki, önce aşk varmış, her şey bittiğinde de sadece aşk bâkî kalacak. Bu devrin başı da, sonu da, hareket ettiren gücü de sadece aşktır. Devrin iniş kavsinde başlangıç ilahî aşk iledir. Sonra yaratılış mertebeleri gereğince Hz. Peygamber gelir; daha sonra ise bu âlemde aşk mecâzlar ile zâhir olur. Böylece ilâhî aşk ile yaratılan insan, bu âlemde mecâzî aşklardan başlar, aşkın farklı aşamalarından ve hâllerinden geçerek tekrar özüne yani ilâhî aşka ulaşır. Niyâzî-i Mısrî Dîvânı da bunu en hissedilir biçimde anlatan mükemmel bir kaynak,  insanın dünyadaki yolculuğuna dair sorularını cevaplayan muhteşem bir hazinedir. Allah’tan idrakine ermeyi niyâz ederiz.

Yararlanılan Kaynaklar

Ahmet Ögke, “Tasavvufta ‘Kenz-i Mahfi’ Düşüncesi ve Sofyalı Bâlî Efendi (960-1553)’nin ‘Küntü Kenzen Mahfiyyen’ Şerhi Bağlamında Varoluşun Anlamı”, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, Yıl:5, Sayı 12,( Ankara 2004).

Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü.(İstanbul: Anka Yayınevi, 2005). 5.bs.

Ferit Develioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugât, (Ankara: Aydın Kitabevi, 2008).

İlhan Kutluer, “Aşk-Felsefe”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 4, (İstanbul 1991).

Kenan Erdoğan, Niyâzî-i Mısrî Dîvânı, (Ankara: Akçağ Yay. 1998).

Süleyman Uludağ, “Aşk” maddesi, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, (İstanbul: Marifet Yayınları, 1991).

Süleyman Uludağ, “Aşk-Tasavvuf”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 4, (İstanbul 1991).

Süleyman Uludağ, “Sülûk”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 38, s. 127-128, (İstanbul 2010).

 

The following two tabs change content below.

Hülya Taştekin

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Yorum Yazın