Editörden (Ekim 2016)

Merhabalar Dostlar,

Her Nefes Ekim 2016 sayısı ile yine huzura geldik, çok şükür. Bu sayımızda konumuz “Söz Dinlemek” üzerine olacak. Söz dinlemek, bu geçici dünya hayatımızda doğumumuzla başlıyor. Belki de çok daha önce, hatta belki de ilk cevabımızla, “Belî” (evet) sözünü verirken başlıyor hikâyemiz.

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde “söz dinlemek, itaat etmek” yer alıyor. Nisâ Sûresi’nde yüce Rabbimiz “Kim Resûl’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.” (Nisâ, 80) buyuruyor. Demek ki söz dinlemek çok önemli bir hâl. Yine yüce dinimizde söz dinlemeye bağlı olarak, Hz. dem peygamberlik makamına ve huzura kavuşurken, şeytan lânetlenerek huzurdan kovuluyor. Yani Hz. dem ile şeytan arasındaki farklardan biri de söz dinlemeye bağlı olarak ortaya çıkıyor.

Türk geleneğinin en önemli ve değerli özelliklerinden biri de yine büyüklerimizin sözünü dinlemek olarak karşımıza çıkıyor. Önemi de onların sözlerine verdiğimiz kıymetin büyüklüğünden,hürmetimizden geliyor.

Bir başka bakış açısıyla da söz dinlemeyi doğru ve yanlış arasında yer alan, görülemeyen ince bir çizgi gibi düşünebiliriz. Belki bir çeşit kıldan ince, kılıçtan keskince sırattır. Yüce Rabbimiz, Hakka Suresinde “Kur’ân şerefli bir elçinin sözüdür” (Hakka, 40) buyurmuş ve bu sözün dinlenilmesini murad etmiştir.

Bütün kusurlarımız ve eksikliklerimiz ile maddî-manevî “söz dinlemenin” bizi bir hâlden, başka bir hâle getirdiğine inanıyoruz. İnşallah, söz dinleyenlerden olabilmeyi, Rabbimizden temenni ediyoruz. Tam da bu nedenle Ekim 2016 sayımızın konusunu çok önemsiyoruz.

Eksiğiz ve kusurluyuz. Dolayısıyla bu sayımızda yer alan eksikliklerimizi ve kusurlarımızı hoşgörmenizi rica ediyoruz. Elbette güzel olan ve beğendiğiniz her şey de, sözün yegâne sahibine, yegâne sözü dinlenene ve yegâne sözünü dinletene aittir, diyerek sözü balla kesiyoruz. Ekim 2016 sayımıza hoşgeldiniz, safâlar getirdiniz.
Yosun Mater

Sohbetler (Ekim 2016)

Söz dinlememesiyle yanlış yolda gidip servetini, malını ve mülkünü kaybetmiş birisinden bahsediliyordu. Sabîha Hanımefendi bu kimse hakkında duâ ricasında bulununca:

– “Ateş düştüğü yeri yakar. Hakkı ne ise onu bulur. Çünkü Allah Rabbül-âlemîndir. Allah îmânını kurtarsın. Lûtuf odur işte!”

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 242)

*****

Güneş doğunca idâre kandiline lüzum kalmaz, buyrulmuştu. Evet, hakîkat meydanda. Güneş doğmuş. İdâre kandilini de söndürdük. Lâkin o hakîkata yaklaşmaya, hatâlarımız mâni oluyor. İşte o yaklaşma lutfunu sizden bekliyoruz:
– “Kulun hatâ işlememesi kābil değildir. Mücevheri yontarak nasıl pırlanta hâline getiriyorlarsa, mürşitler de o pürüzleri, mânevî illetleri tedaviye, düzeltmeye memurdurlar. Hekimler hastalıkları nasıl tedâvîediyorlarsa, ruh tabîbi olan mürşitler de mânevî illetleri öylece şifâlandırırlar. Lâkin söz dinlemek şarttır.
Mektebe gittiğim vakit hiçbir şey bilmiyordum. Hocamın sözünü dinlemek, cümle arzûlarımı hocamın arzûsunda fânî etmekle birçok şeyler öğrendim. Meselâ benim arzum sabahleyin geç kalkmaktı; hocamın emri üzere erken kalktım. Benim arzum bütün gün oyun oynamaktı, oyunlarımı terkedip mektebe devam ettim. Yâni kendi istek ve heveslerimden geçip hocamın çizdiği yolda yürümek sûretiyle talebelik hayâtımı düzenlemiş oldum.
İrfan mektebi olan tarîkat de böyledir. Muvaffak olabilmek için, kendisine gösterilen yolda yürümek lâzımdır.”

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 627)
*****
Sâmiha Hanım:
— Bir kere idi, dervişliğin buyruk dinlemek olduğunu söylemiştiniz.
— “Tabiî, tabiî… Dervişlik buyruk dinlemektir. Çünkü her olan, Allah’ın buyruğudur. Bütün kitaplar bu dört kelime içindedir. Bunu hâl eden, lâ ilâhe illallah demiş olur.”
(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 352)
*****

Bendelik mefhûmunun izahı rica olunması üzerine:
– “Eğer sen nefsinin bendesi olursan, efendinin değil, o eşek nefsinin bendesi olmuş olursun. Efendinin dediği başka, senin dediğin başka oldu- mu ona bendeliğin nerede kalır? Çünkü sen nefsinin emirlerini dinlemekle mürşidinin emirlerini kırmış, binâenaleyh onun dediği başka, senin dediğin yine başka olmuş olur.
İşte Pisagor’un dediği gibi, her gece nefsini hesaba çekmeden gözünü kapama! Meselâ “ben bu gün ne iş işledim? Mürşidimin rızâsı dâhilinde ne yaptım?” diye düşün. Elbet onun rızâsının nelerde olduğunu bilirsin. Çünkü bunları senelerden beri türlü türlü suret ve şekillerde, kâh sohbetler kâh manzumeler, kâh vaaz ve nasihatler ile îlân ettik. Meselâ, mürşidin “kimseye bâr olmayasın!” diyor; “ben kime bâr oldum?” diye düşün. “Kimseyi kırmayın!” diyor, “acaba kimi kırdım?” de. “Dünyâya meyil ve muhabbet etmeyin, gıybet, arabozuculuk etmeyin, kimseyi ayıplamayın, her yerde Hakk’ı seyredin, böyle yapmazsanız ben rencide olurum. Elinizden, gözünüzden dâima hayır zuhur etsin” diyor. “Acaba ne dereceye kadar onun arzusu dâhilinde hareket edebildim?” diye düşünmelisin. Mürşidinin rızâsı dâhilinde gerek kalben gerek bedenen kaç saatini sarfettiğini ara! İşte Efendin, senin böylece çalıştığını görürse hep seninledir. Fakat sen, gafletinle bu refakati reddedersen, o ne yapsın? Senin, onun rızâsı hâricinde hareket etmen, onun beraberliğini reddetmen, istememen gibi olur.
Nasıl ki bir kimsenin ayıbını söylemek, “yâ Rabbî benim de ayıbımı sen fâş et” demek gibi olursa…”

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 201)

SAPIENS

Antropolojist Yuval Harari’nin insan türünün başlangıcından bugüne uzanan kısa tarihini biyoloji, antropoloji, biraz da sosyoloji açısından özetleyen kitabı “Sapiens”i okudum. Kitap bilimsel bulguların nispeten nesnel yorumlarla açıklandığı bir eser olduğu için her şeyden önce öğretici bir kaynak. Bununla beraber bilim insanlarının da tam mutâbakat sağlayamadığı birçok konuya değinmek zorunda kaldığı için kimi kısımlarında yazarın şahsî fikirlerini ön plana çıkarması kaçınılmaz olmuş. Fakat Harari iyi bir bilim adamı olmanın yanında, bence daha da iyi bir hikâyeci. Kendi alanında eğitim görmemiş olan bizlere dersini dinletebilen bir hoca. Bu sebeple kitabı baştan sona keyifle okudum.

İlkokuldaki hayat bilgisi derslerinden bu yaşımıza kadar insanoğlunun tarihi hakkında hepimiz eğrisiyle doğrusuyla birtakım bilgiler edindik. “Sapiens” bu bilgilerin hepsini toparlarken, en son bilimsel bulgularla beraber iyi bir hatırlatma yapıyor. Bundan daha önemli olarak, bu kronolojik vakaların sebep-sonuç ilişkilerini okuyucuyu da düşünmeye zorlayarak sıralıyor. Sapiens’i okuduktan sonra atalarımızın tarihine bakışım oldukça değişti.

Nasıl olduğunu Harari de bilmiyor, fakat bundan yaklaşık 70.000 yıl önce insanoğlu konuşmaya başlamış. Hani bizde “hayvan-ı nâtık” yani konuşan hayvan derler ya, bu olay tarihimizde en belirleyici dönemeçlerden biri. Bu yetenekle beraber insanoğlu küçük gruplardan daha büyük topluluklar halinde yaşamaya geçiş yapmış. Kendisinden fiziksel olarak daha güçlü hatta bulgulara göre daha da zeki olduğu düşünülen Neandertal’leri alt etmiş ve sonlarını getirmiş. Bu devirlerde avcı-toplayıcı olan insan, hâlâ vahşi hayvanların ve açlığın büyük tehdidi altında yaşadığından sayıca diğer türlere göre bir üstünlük sahibi değilmiş.

Yaklaşık 12.000 yıl önce tarım devrimi gerçekleşmiş. İlk olarak yerleşik hayata geçen atalarımız, yiyecek sıkıntısını büyük ölçüde giderebildikleri için sayıca çoğalmaya başlamış. Buğdayı ve hayvanları evcilleştirmeye başlamış. Burada yazar çok kilit bir soru soruyor: Evcilleşen buğday mı yoksa insanoğlunun kendisi mi? Sonuç olarak buğday o zamana kadar orada burada tek tük biten, diğer bitkilere bir üstünlüğü olmayan bir türken, şimdi ekildiği toprağı işleyen, taşlarını ayıklayan, her güz gübresini veren, sulamasını yapan ve onun daha büyük alanlarda yayılmasını sağlayan bir hizmetçisi var. Üstelik evcilleşmek “evde yaşamaya başlamak” anlamından türediği için, kimin evde yaşamaya başladığını sorarsak cevabı buğdaydan ziyade insan olacaktır.

Bu analiz, bana 2008’de İstanbul’da yapılan İbni Arabî Sempozyumu’nda William Chittick’ in sunduğu tebliği hatırlattı. Chittick, İbni Arabî’nin hayvanların insan taslağı olan beşerden daha üstün olduğunu söylediğini hatırlatmıştı bizlere. Allah’a kullukta beşerden çok daha mutî, ihtiyaç konusunda da yine beşerden çok daha özgür olduklarını şöyle isbat etmişti: Eğer evcil hayvanlar olmasa insanoğlunun yaşantısı büyük sıkıntıya girer, fakat hayvanların insanoğluna ihtiyacı yoktur. Hatta onları bağlayıp ahırlara kapatmasanız, kaçıp giderler.

Harari kitabın bu bölümlerinde en azından biyoloji açısından önemli bir soruyu da dillendirmeye başlıyor: Bir canlı türü için başarı ne? Ya da mutlak amacı ne? Sayıca diğer türlere üstünlük sağlamak, daha uzun süre hayatta kalabilmek mi, yoksa daha saadetli bir yaşantı sürmek mi? Biyolojik açıdan “saadet”i tanımlayabilir miyiz? Burada çarpıcı bir örnek olarak büyükbaş hayvanları gösteriyor. Et endüstrisi için yetiştirilen bir hayvan, doğumunun akabinde anasından ayrılıp küçük bir çitin içine yerleştiriliyor. Burada yemi ve suyu eksik edilmiyor, doğru… Fakat kasları sertleşmesin diye hareket etmesine de müsaade edilmiyor. Diğer buzağılarla oynayamıyor. Doğduktan yaklaşık dört ay sonra ilk kez yürümesine izin veriliyor. Fakat ilk yürüdüğü yol mezbahanın yolu. Evrim açısından, yeryüzündeki sayılarına bakarsak ineklerin en başarılı türlerden biri olduğunu söylemek mümkün. Fakat gerçekten öyle mi?

İneklere “vah vah” derken aklıma bizim türümüz geldi. Evet, çok şükür dört aydan fazla yaşıyoruz. Hayatımızın sonunda da bizleri mezbahaya göndermiyorlar ama yaşam tarzı olarak zavallı inekçiklerden çok da farklılaşmadığımız yönlerimiz yok mu?

İnsan büyük gruplar halinde ticaretini geliştirirken parayı, yaşamını kolaylaştırsın diye sanayiyi inkişâf ettiriyor. Harari birçok Batılıgibi bilimsel devrimin Batılı bilim adamları tarafından gerçekleştirilğini düşünüyor. Konumuz bu değil ama belki Fuat Sezgin’i biraz okusa fikri değişebilir. Yine de sonuç olarak bilim, insanın günlük hayatını hızla değiştirmeye başlıyor. İnsan gücünün yapamadıklarını önce buharlı makineler, sonra ise elektrikli, içten yanmalı, türbinli, hatta nükleer enerjili makineler yapmaya başlıyor. Hafızamızda tutmakta zorlandığımız sayısız veriyi bilgisayarlar saklıyor ve bu bilgileri kimi zaman insan beyninden daha hızlı şekilde işliyor.

Bu kısa yazıda tüm ayrıntılara değinebilmenin mümkün olmadığı mâlûm, fakat binlerce yıllık tarih sonunda günümüze geliyoruz. Bunca keşif, bunca buluş, bunca katliam ve bunca olaydan sonra geldiğimiz noktada insanoğlunun hayatı daha iyi hâle geldi diyebiliyor muyuz? Yazar için bu muamma. Bunu kendi verdiği iki örnekle açıklayalım. İngiltere Kraliçesi Eleanor (1241 – 1290) tam 16 doğum yapmış. Çocuklarının çoğu bebeklik devresini dahi atlatamadan vefat etmiş. Sadece bir oğlu yetişkinliğe erebilmiş, o da II. Edward olarak taç giymiş. Zamanının tüm imkânlarına sahip bir kraliçenin bu kadar evlât acısı yaşadığı bir dönemle çocuk ölümlerinin nadir denecek kadar azaltıldığı, gelir seviyesi düşük ailelerde dahi kraliçenin devriyle kıyaslanamayacak sayılara indirildiği günümüzü kıyaslarsak çok daha iyi durumda olduğumuzu düşünebiliriz. Gelgelelim günlük rızkını sabahtan topladıktan sonra zamanının büyük kısmını ailesi ve dostlarıyla geçirebilen, haftalık mesaisi günümüz insanından çok daha az olan 10.000 yıl önceki atamız ile karşılaştırdığımızda hayatımız belki de o kadar cazip gelmeyecektir.

Yazarın konusu antropoloji, biyoloji belki çok az da sosyoloji. Dolayısı ile “neden yaşıyoruz?” sorusuna cevap vermiyor. Pozitif bilimlerle yola çıkarak yanına mâneviyat tedârikini almayan aç kalıyor. Meşkûre Annemizin söyledikleri gibi imansız ilim olmuyor.

Kendimizi bir buğday başağı ya da inekle kıyaslarsak kimin daha üstün olduğu dahi belli değil. Oysa “Eşref-i Mahlûkat” biz değil miyiz? Bu sorunun cevabı bilmediklerimizde yatıyor: “O kalemle öğretti; insana bilmediklerini öğretti”. Kendi aklıyla, gördükleriyle, duyduklarıyla sınırlanmış insana, bilmediklerini haber verecek 24.000 haberci gelmiş. Hepsi de “Dinle!” demiş. Yâ Sîn Sûresi’nde geçen Habîbi Neccar “insanlardan karşılık beklemeyenleri dinleyin!” diye halkına âdetâ yalvarmış. Sekiz asır önce Hazreti Mevlânâ “Dinle!” diye başlamış Mesnevî-i Şerif’ine.

Sınırlı aklını kendine totem yapmış, nereye gittiğini, neye hizmet ettiğini, niye yaşadığını ve neden varolduğunu dahi bilemeyen insanoğlunun kalb kulağına seslenmiş hepsi de. Gönlünün işittiklerine kulak verenler ise mânâya ermiş. “Sapiens” gibi bir kitapta böyle bir yoruma yer yok tabii ki. Harari’nin hakkını yemeyelim. Harari bizlere sadece aklı ile yaşayanların binlerce yıllık döngüsünün bir yere bağlanamadığını, sonunun meçhul olduğunu, yaşasa da yaşamasa da evren için çok şeyin değişmeyeceğini anlatmış. “Sapiens”in macerasının sonu meçhul olabilir. Fakat Ademoğlu’nun dönüşü özüne olacak. Nereden mi biliyorum? Binlerce yıldır hiç karşılık beklemeden “Dinle!” diyenlerin sözü bu. İster inanın, ister inanmayın…

DİNLEMEYİ UNUTTUK

Dinlemeyi unuttuk. Dinlemek, eylem ve anlam olarak işitmek için kulak vermeyi gerektiriyor ya, biz resmen dinlemiyoruz artık.

Kendimizi dinlemiyoruz. Kalbimizi, ruhumuzu dinlemiyoruz. Bir karar vermek istediğimizde aklımıza ağırlık veriyoruz; gönlümüz ne diyor, dinlemiyoruz.

Vücudumuzu dinlemiyoruz; midemizi, örneğin. Saati geldi, ikram geldi, yemek yiyoruz; aç mıyız tok muyuz düşünmeden. Vücudumuza iyi gelmediğini bile bile bir sürü yiyecek ve içeceği tüketiyoruz.

Rüzgârı dinlemiyoruz sabahları. Uzmanlar aynı zamanda nefes egzersizi olarak, “sabah uyandığınızda – yaz, kış fark etmez – ilk iş camınızı açın ve beş ilâ onbeş dakika daha uzanın, uyumayın, rüzgârın sesini dinleyin” diyorlar. Oysa biz ya yataktan fırlayarak ya uykumuzu alamamış ya da uyandırıldığımız için kızgın uyanıyoruz. Gözümüzü açar açmaz negatif duygular yükleniyoruz.

Denizi dinlemiyoruz. Sükûnet içinde oturup nem ve tuz kokusunu içimize çekmiyoruz. Bir haftadır tatildeyiz. Etrafıma bakıyorum, plajda herkesin elinde cep telefonu. Biz, denizsiz yerlerde yaşayarak terbiye edildiğimiz için, çok şükür, denize çoğu zaman yanımıza kitap bile almadan bile gidiyoruz, doymak istiyoruz mavisine. Denize gelmenin asıl amacının dinlenmek olduğunu unutuyoruz.

Hayvanları dinlemiyoruz. Kuşlar bize ne anlatıyor, yan evin bahçesinde minik köpek niye ağlıyor, cırcır böcekleri kimin ismini sayıklıyor, fark etmiyoruz.

Büyüklerimizin sözleri, üstü tozlanmış kitaplar gibi raflarda bekletilmekte… Söz dinlemiyoruz.

Ve belki de en kötüsü, bizimle iletişime geçmeyi tercih etmiş kimseleri, eşimizi, dostlarımızı, komşularımızı dinlemiyoruz. Oysa birinin bizimle iletişime geçmeyi tercih olması ne büyük bir lûtuf, değil mi? İlişki kurmak için bizi seçmiş olmaları ne güzel… Birileri bize herhangi birşey söyleyince, söyleneni anlamak için kulak vermiyoruz. Dinlemiş gibi görülmek için duyuyor gibi yapıyoruz. Dinlerken duyduğumuza değil, aklımızdan geçene odaklanıyoruz ve sözü söyleyen ile nasıl ilişki kuracağımıza odaklanmak yerine, kendimizi nasıl ifade edeceğimize konsantre oluyoruz. Konuşma eylemini de, işittiğimize yanıt vermek için değil, kendimizi ispatlamak için kullanıyoruz maalesef.

*****

David Isay – ABD’de StoryCorps (Hikâyelerden Alıntılar) diye çok sevdiğim bir radyo programının yapımcısıdır – beni çok etkilemiş bir sözü var: “İnsanın ruhu sesinde gizlidir” diye… Ben bunu duydum duyalı, ses tonuma çok dikkat etmeye çalışıyorum. Biraz sesim yüksektir benim, anladım ki bu ruhumun bir yansıması, ruhumu dindirmeye, sesimin kontrollü çıkmasına çalışıyorum.

Bir kaç sene evvel başka bir radyo programında dinlemiştim, Dan Rather, ABD’nin CBS radyo kanalında çalışan oldukça tecrübeli bir muhabir, ‘gelmiş geçmiş en çok hastaya hizmet eden hemşire’ olarak tanınan Rahibe Teresa ile bir söyleşisini anlatıyordu. Şöyle sormuş kendisi hemşireye: “Bu kadar insana hizmet ediyorsunuz, peki, siz nasıl dua ediyorsunuz? Dua esnasında Tanrı’dan ne istiyorsunuz?” Buna karşılık hemşire Teresa “Bir şey istemiyorum, dinliyorum” demiş. Bu sefer muhabir, “O zaman, Tanrı size ne anlatıyor?” diye ikinci kez sorunca, hemşire “O da beni dinliyor” demiş, “eğer dinlemenin erdemini anlayamıyorsak, ben size bunu anlatamam.”

Dinlemenin önemi ve gereği muazzam, dostlar. Hizmetin öneminden bahsediyoruz hep, ‘hizmet’ çatısındaki bir numaralı görevimiz başkalarına karşılık beklemeden ‘vermek’. Biz ‘vermek’ deyince, hep ekonomik anlamda bir yardım, maddî bir bağış düşünüyoruz. Oysa vermenin çeşitleri vardır. Gülümsemek de verebilmektir, zaman ayırmak da, el uzatmak da, yemek yapmak da, öğretmek de, birinin bize birşey öğretmesine izin vermek de, vs. Fakat seçtiğimiz aksiyon ne olursa olsun, başkasına hizmet edebilmenin ilk gereği her zaman dinlemektir.

Geçtimiz hafta, izinde olmama rağmen ve kendileri ancak müsait oldukları için, işim gereği Harvard Üniversitesi’nde tanıştığım ve zamanında beni en çok etkilemiş hocalardan biri ile görüşüyordum. Hocamız Dr. Mahzarin Banaji’nin uzmanlık alanı sosyal psikoloji. Kendisi Hindistan doğumlu bir zerdüşttür. Görüşme konumuz ise, kendisinin üzerinde aktif olarak çalışmaya devam ettiği, hatta dünyanın başka okullarına bu temada öncülük ettiği, bizim ise öğrenmeye çok ihtiyacımız olan bir alan, ‘önyargı’ idi. Ve konuşmamızın bir yerinde çok güzel birşey söyledi Dr. Banaji: “Anlamak için dinlesek, o kadar çok şey değişecek ki… Ama çoğumuz kendi inancımızı ispat için konuşuyor ve maalesef önyargılarımızın farkında bile olmadan kendi öğrenme alanımızı daraltıyoruz.” Ne kadar güzel bir anlatım…

Peki daha iyi bir dinleyici olmak için ileriye dönük olarak ne yapabiliriz? Benim net cevaplarım yok, maalesef, zira ben de bu yolda bir öğrenciyim, ancak kendi denemelerimi, deneyimlerimi sizinle paylaşabilirim. Meselâ yazar Paulo Coelho’nun öğrettiklerinden esinlenerek bu sene ortasında kendime ciddi ciddi üç soruluk ‘gece sınavı’ hazırladım. Komidinim üzerinde bu kart duruyor, her gece yatmadan rutin olarak kendime üç soru soruyorum. Sorulardan biri “Bugün ne kadar dinledin?” Bu soruya verdiğim cevap, pratikte nasıl hareket ettiğimi değerlendirmeme ve bir sonraki gün davranışlarımı daha iyi kontrol etmememe yardımcı oluyor.

Günde bir saat bütün görevlerimden ve bütün teknolojik gereçlerden uzak durmaya çalışıyorum. Bu süreçte tasavvuf çalışarak, doğa yürüyüşü yaparak, sanatsal eserleri görerek, meditasyon yaparak ve dua ederek kendimi dinlemeye çalışıyorum. Nefesime dikkat etmeye çalışıyorum, zihnime pozitif enerji yüklemeye çalışıyorum.

Başka bir deneyim, şahsen tanımadığım ama bana uzaktan rol modellik yapan bir büyüğümün tavsiyesi ile gelişti. Kendisi bir yazısında, birine cevap vermeden evvel, verdiği cevabın kendisinin fiziksel hayatta dile dökebildiği son sözler olduğunu hayal etmeye çalıştığını anlatıyordu. Bu örnek, babamı ve dayımı aniden kaybetmiş olmanın da tecrübesi ile bana çok dokundu. En sevdiklerime ‘sert’ cevap verdiğim zamanları düşündüm, sonra bu zamanlar benim en son anlarım olsa ne hissederdim diye düşündüm, olmak isteyeceğim yer ile aramdaki mesafeyi keşfettim. O gün bugündür, bu sorgulamayı özellikle biri beni zorladığında uygulamaya çalışıyorum.

Velhâsıl, dinlemek, zor bir iş, vesselâm. Duyabilmek için alan açmak lâzım. Duyabilme yeteneğini geliştirmek için pratik yapmak lâzım. Denemelerimiz sonuçsuz kaldığında, fark edip geri dönmek, yeniden dinlemeye çalışma cesareti göstermek lazım. Bu bağlamda Cemâlnur Hocamın çok güzel bir sözü var: “Unutmayın” diyor, “Söylediğimiz her söz önce Allah’a gidiyor, sonra söylediğimiz kimseye… Verdiğimiz her sadaka önce Allah’ın eline düşüyor, sonra fakirin…” Allah idrak etmemizi nasip etsin inşallah…

AKIL VE AŞK DAVÂSI

Dinleyebilecek bir sözün olması ne büyük lütuf. Bana, benim için bir şey söylenmiş olması ne büyük hazine. Bana sadece dinlemek kalıyor, o sözü tutma gayretini göstermek… Bu bile bazen zor gelebiliyor. Gereğini yapamayacağımızı düşündüğümüz kadar zor konularda imtihanlarla karşılaşabiliyoruz. Böyle vaziyetlerde de Allah’a sığınmak ve samimiyetimizi ispatlamak durumunda oluyoruz. Belki de her şey sadece O’na samimi bir şekilde sığınabilmemiz için tasarlanıyor.

Söz tutmak hem en rahat hem de en zor iş. Bunun için aşk gerekiyor. Aklının sınırlarla kayıtlı olduğunu kabul ederek, aşkla anlaşılacak yere geçmek gerekiyor. Kendi sınırlarının ötesine, gerçeklik boyutuna geçince de işin en güzel tarafı başlıyor. Sözün gereğini yerine getirmek için gösterilen gayret, çekilen sıkıntılar ve belki acılar burada zevke dönüşüyor. Çünkü aslında göremediğimiz ne belâlardan, ne büyük sıkıntılardan böylece korunmuş olduğumuzu bu tarafa geçince görebiliyoruz.

Söz tutmak, yokluk işi. Ken’ân Rifâî Hazretleri bir gün camide namaz kılarken, kat izi yapmasın diye pantolonunun paçasını hafifçe yukarı çekmiş. Adamın biri de gelip, senin namazın kabul olmaz, sen ne biçim namaz kılıyorsun demiş. Bunun üzerine Ken’ân Rifâî Hazretleri, bu söz de Allah’tan zuhur etmiştir, yapmamam gerekiyor demiş. Ondan sonra paçalarını yukarı çekmemiş…

İnsan rablığı ve kulluğu kendi içinde taşıyor. O yüzden söz dinlemek akıl ile aşk arasında geçen bir dava. Dünya işlerine eren aklı gerçek akıl hâline getirebilmek için, Allah’ın ilim verişine uygun hâle gelebilmek için, hakîkî kul olabilmek için kendi irademi terk ederek onun emrine uymam gerekiyor. Bu da ancak aşkla mümkün oluyor…

BİR DEDEDEN TORUNLARINA

Ablam ve benim pek kıymetli babacığımız, annemin dâimâ Sâmiha Anne’nin emâneti olarak bildiği muhterem Erdoğan Öztürk Beyefendi, geçtiğimiz Temmuz ayında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Şâhit olduğum ve ailemden dinlediğim hâtıralar, Sâmiha Ayverdi’nin kendisi için sarfettiği cümleyle özetlenecek nitelikteydi: “Sen fırtınalı denizlerin kaptanısın Erdoğan…”

Bir ömür boyu Allah’ın istediği biçimde mücâdele verdi ve dâimâ Hz. Yunus Emre’nin “Ben gelmedim dâvâ için, Benim işim sevi için” düstûrunu hâl edindi. Zâhir bilincinin olmadığı devrelerde bile ağzından bu sözleri işittik. Sâmiha Annemizin “Mücâdelemiz kişilerle değil, yanlış olan fikirlerledir” sözlerini tekrarladı. Mükemmel bir baba, zarif bir eş ve kendisini tanıyan herkes için örnek bir insan oldu, bu dünyadaki vazifesini tamamladı ve beden kafesinden kurtuldu.

Biz dervişliği, hocasının izinden gitmeyi, doğruluğu ve zarâfeti ondan ne kadar öğrenebildik bilemiyorum. Vefâtından bir önceki Şeb-i Arus’ta kaleme aldığı vasiyeti, torunları için hatırlatmalardan oluşuyordu. Ömrü boyunca bizzat yaşadığı ve hâl edindiği bir ahlâkın özeti olduğu için olsa gerek, bu satırlar hepimize tesir etti. Öylesine sade, net bir dille kaleme alınmış bu hatırlatmaları yalnız iki torunun değil, bir sonraki nesli temsil eden hepimizin okumasının hoş olacağını düşündük, paylaşmak istedik.

***

Sevgili Torunlarım Neslinur ve Nurcemal

Kalbi nur ve sevgi ile dolu iki torunumun dedesi olmaktan çok mutluyum.

Sîretleri ve sûretleri güzel olan babalarınızın ve annelerinizin evlâdı olarak bu dünyaya gelişinize dâimâ şükredin. Allah şükredenleri sever.

Yaşadığınız sürece ve yaşadıkları sürece büyüklerinizi, anne ve babalarınızı sevin, sayın. Onları üzecek bir söz ve davranışta bulunmayın.

Fânî dünyadan ayrılmadan önce bazı küçük hatırlatmalar yapmak istiyorum. Bu hatırlatmalar dünyadaki rehberiniz olsun.

 

  • Kırmayın, kırılmayın.
  • Üzmeyin, üzülmeyin.
  • Günlük hayatınızda hangi işi yaparsanız yapın, o işi angarya olarak görmeyin, severek yapın.
  • Hiç kimseyi kıskanmayın, güzel söz ve davranışlarını gördüğünüz insanlara gıpta edin, güzel söz ve davranışlarını kendinize örnek alın.
  • Yanlış söz ve davranışlarda bulunan insanları kınamayın. Onların yanlışlıklarından kendinize dersler çıkarın.
  • Allah insanları bu dünyaya güzellik-çirkinlik; zenginlik-fakirlik; iyilik-kötülükle imtihan için göndermiştir. Allah’a iyi bir kul olabilmek için emir ve yasaklarına uygun yaşamaya gayret edin.
  • İçki, kumar, uyuşturucu ve kumar niteliğindeki şans oyunlarından uzak durun.
  • Bir gün evlenme çağınıza geldiğinizde, makam, mevki sahibi olması, zengin olması eşinizde aradığınız öncelikli vasıflar olmasın. Allah’a kul olduğunu bilen, içi de dışı da temiz olanı tercih edin.
  • Evlilik hayatınızda eşlerinizle yüksek sesle konuşmayın, tartışmayın. Birinizden biri öfkelendiği zaman, hemen savunma cevabı vermeyin. O anda susarak, daha sonra sakin bir ortamda yanlış anlaşılmalarınızı konuşun ve gerekiyorsa birbirinizden özür dileyin. Özür dilemek küçülme değil bir erdemliliktir.
  • Çocuklarınız yanında asla tartışmayın.
  • Günlük yaşantınızda gerek şahsî giyim-kuşamınızda, gerekse ev eşyalarınızda ihtiyacınız kadarını alın. İsraftan kaçının, Allah israf edenleri sevmez. Yaşadığınız dünyada milyonlarca insanın bir kuru ekmeği bulamadan yaşamaya çalıştığını, ayağında bir çift ayakkabı, üzerinde giysisi olmayan insanları düşünün ve israfın kapısı olan moda-marka soytarılığına kendinizi kaptırmayın. İnsanların sizin için ne diyeceğine değil, Allah’ın sizin için ne takdir edeceğini aklınızdan çıkarmayın.
  • İmkânlarınız ölçüsünde ihtiyaç sahiplerine yardım edin.
  • Okul hayatınızda en iyi bir öğrenci, iş hayatınızda en iyi hizmet veren kişi, evlilik hayatınızda en iyi bir eş, en iyi bir anne olmaya gayret edin.
  • Akrabalarınızı, dostlarınızı telefonla da olsa, çeşitli vesilelerle arayın.
  • Başta komşularınız olmak üzere bütün insanlarla iyi geçinin, üzüntülerini, sevinçlerini paylaşın.
  • Dedikodudan uzak durun. İstemeyerek bir dedikodu ortamında bulunmuşsanız, duyduklarınızı, gördüklerinizi asla bir başkasına (dostunuz dahi olsa) anlatmayın.

 

 

Hatırlatmalarımı Hazreti Yunus Emre’nin bir dörtlüğü ve bir sözü ile noktalıyorum:

 

Ben gelmedim dâva için,

Benim işim sevî için.

Dost evi gönüllerdir,

Gönüller yapmaya geldim.

***

Sevelim-sevilelim.

 

Her ikinizi gönülden seven dedeniz

Erdoğan Öztürk
17 Aralık 2015