Yazılar

İnsanı Anlamak ve Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü

2015 yılı benim için bir eğitim çeşitliliğinin hayatımda baskın olduğu bir yıl oldu çok şükür. Senelerdir katılmak istediğim pek çok eğitim vardı ve ben o veya bu nedenle bunları sürekli olarak ertelemekteydim. Hani bahanelere ihtiyaç duyduğumuz anda onlar her dâimhazır ve nâzır olarak kendilerini “ama”larla belli ederler ya, işte ben de o pek çok “ama”nın arasına sıkışıp bir türlü gereken adımları atamamıştım. Koçluk eğitimine katılmak istiyordum, ama… Yüksek lisans yapmak istiyordum, ama… NLP’yi öğrenmek istiyordum, ama… Velhâsıl nasıl oldu da o ilk adımı attım bilemiyorum ancak geçtiğimiz yıl hepsi bir sıraya dizildi, kendi içlerinde anlam bağları oluşturdu ve ben bu doğrultuda yol kat etmeye başladım. Benim zihnim genel olarak “bütün” üzerinden yürüme eğilimindedir ve bu da bana öğrendiğim şeyleri birbiriyle bağdaştırıp bütünlemeye çalışırken heyecan verici, coşkulu bir motivasyon olarak geri döner.

İnsan kaynakları alanında çalışan birisi olarak mesleğim icâbıinsanı haritalar üzerinden okuma konusunda bir yatkınlığım varfakat bu sene haritaların insanı anlamak için önemli birer araç olduklarını görmekle birlikte insanın kendisi olmadıkları hakikatine uyandım.(Bu arada “siz hâlâ insana kaynak gözüyle mi bakıyorsunuz” diyenlere şunu söylemek isterim: “Evet, hâlâ insana, insanlığın yegâne kaynağı gözüyle bakıyorum,çok şükür.)  Uyandım diyorum çünkü bir şeyi lâfta bilmek ile o bilgiyi içselleştirmek ve onunla yürümek arasında gerçekten büyük fark varmış. “Bilmek, bulmak ve rengine boyanmak” da bu içselleştirmeye dikkat çeken ne güzel bir cümleymiş meğer.

Daha önceki yazılarda da sözünü ettiğim kişilik envanterleri, insanların metaprogramları, temsil sistemleri, tipolojiler, spiraller, vs. gibi her bir araç bu anlamda bizlerin insanı anlaması, insana ve onun potansiyeline dâircümle kurması konusunda oldukça güçlü birer harita olarak önemli olmakla birlikte yine de insanın kendisi değil.Çünkü insan,hem onlar hem de onlardan çok ama çok daha ötesi. Bir defa haritalar çizildiği andan itibârensâbittir, tâki bir sonraki çizilene kadar. Oysa ona konu olan, her dâimbir değişim içerisindedir. Her an yeni bir işte, yeni bir oluştadır. Hâl böyleyken tembelsin, dağınıksın, dikkatsizsin, akıllısın, akılsızsın, analitiksin, sosyalsin, asosyalsin gibi etiketleri de yıllarca alnımıza yapıştırıp dolanmak ne yazık! Evet, bu haritalar bize o an için ne üzere olduğumuz, nasıl davranmaya meyilli olduğumuz konusunda çok güçlü fikirler verebilir ama insan, davranışlarındanibâretdeğildir ki. Davranışlar değişebilir ve zaman içerisinde değişmektedir de zaten. Öte yandan kabullendiğimiz ve ister istemez benimsediğimiz etiketlerimiz ise bu davranış değişikliğini gerçekleştirmemizin, bir anlamda tekâmülümüzün önünde belki de hiç farkına varmadığımız dağlar gibi olabilir.

CemâlnurHoca’nın pek çok defa “insanları size bakan yüzleriyle değil Allah’a bakan yüzleriyle değerlendirin” dediğini duymuştum. Önceleri ne yalan söyleyeyim bu cümle bana biraz ikiyüzlülük çağrıştırıyor gibi gelmişti. “Nasıl yani, insanın iki farklı yüzü mü var?” diye düşünmüştüm. Oysa şimdi anlıyorum ki bu cümledeki “size bakan yüzü” onların davranışlarını, “Allah’a bakan yüzü” ise değerlerini ifade ediyordu. Bir değer varlığı olan insanın aslında kim ya da ne olduğuna dair en yakın cümleleri ancak onun değerleri seviyesinden kurabileceğimizi ise henüz kısa bir süre önce farkettim ve bende bu farkındalığı uyandıran ise, aldığım koçluk eğitimleri oldu. Hakikaten ilim Çin’de de olsa gidip almak lâzım çünkü bazen Çin’deki ilim gelip mirasyedi gibi üzerine oturduğumuz, evdeki ilim hazinesinin kilidini açabiliyor. Bu nedenle disiplinlerarası çalışma konuları muazzam bir zenginleşme potansiyelini içinde taşıyor.

Tabii burada yine çok güçlü bir vizyona değinmeden edemeyeceğim: “Tasavvuf sadece ilâhiyatçılar tarafından değil,disiplinlerarasıbir şekilde çalışılmalıdır” diyen ve bu düsturla Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’nünkuruluşuna öncülük eden Cemâlnur Hocamızın vizyonuna… Bu konu üzerine en az bir yazı daha çıkar ve müsaade ederseniz yazmakta oldukça zorlanan bendeniz bunu yedekte saklamayı arzu eder.

İkincisi, bizlerin insanı anlamaya dâirher çabamız, onu bulunduğu seviyeden anlayamayacağımız hakikatiyle tekrar tekrar yüzleşmemize ve çok daha alt seviyelerden tarif etme çaresizliğimize dönüşmekte. Günün sonunda neyi kendi ürünü cinsinden anlamaya çalışıp da muvaffak olabiliyoruz ki? Einstein’ın da dediği gibi hangi sorun onun yaratıldığı seviyede çözülebilir ki? Gücün yarattığı sorunların güçle, ilkesizliğin yarattığı sorunların ilkesizlikle, cehâletinyarattığı sorunların cehâletleçözülemediği gibi aklın yarattığı sorunların da yine salt akılla çözülebilmesi pek mümkün değil gibi görünüyor. Aklı bırakmaktan söz etmiyorum ama yanına başka yoldaşlar da eklemek gerektiğini düşünüyorum. İnsanı anlamaktan buraya nasıl geldiğimize bakacak olursak, şu günün ve yakın geleceğin bu konuyu kendisine dert edindiğini hepimiz görebiliyoruz. Bu nedenle özellikle batıda gözler çok keskin bir şekilde insan beyni üzerine çevrildi ve beynin en mükemmel haritalarını çıkarmak üzere önemli bir grup bilim insanı yola koyuldu bile. Sinan Canan hocanın kitaplarında dikkat çektiği gibi bir kere daha bir şeyi kendi ürünü cinsinden anlamaya çalışmak üzere âlimler “Bismillah” dedi. Şahsen ne bulunacağını çok merak ediyorum ama bu gayretleri küçümsediğimden değil bilakis insanın hakiki potansiyeline giden yolda beynin gerçek rolünü ve yerini anlamada önemli ipuçları sunabileceğine duyduğum inançtan. Peki sonrası? Sonrası için artık başka bir bakış açısına, farklı bir paradigmaya ihtiyaç olacaktır diye naçizane düşünmekteyim.

İnsan beyni üzerine uzmanlığı esas alan bir üniversitede Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’nün kurulması ne güzel, ne mânâlıbir tevâfuktur. Tam da yukarıda sözünü ettiğim o bakış açısına, o paradigma dönüşümüne zemin yaratabilecek, disiplinler arası çalışmayı teşvik eden, insanı bulunduğu seviyeden anlayabilmeyi değil, en üst seviyeden, onu yaratanın seviyesinden görebilmeyi gaye edinmiş muazzam bir platform… Önyargılardan ve kalıplardan sıyrılmış pırıl pırıl bir vizyon. Güneşin Batıdan da doğabileceğine inanan ve ilmi Çin’de aramaktan korkmayan yine de bu toprağı mayalayanlardan bir an olsun kopmayan cesur, ilerici, girişimci ve bir o kadar da vefakâr bir gayret…

 

Editörden (Ocak 2016)

Merhaba Dostlar,

“Cân-ı Candır” 2015 Özel “Dost” İslâm’a Hizmet Ödülleri gecesini konu alan Ocak 2016 sayımıza hoşgeldiniz. Bu sayıda Aralık 2015’te idrak etmeye çalıştığımız Mevlid Kandili için hazırlanan bu özel geceyi geceyi konu aldık. Bu gecede, geleneksel olarak takdim edilen “DOST” İslâm’a Hizmet Ödülleri, Türkiye’den Doç. Dr. İbrahim Kalın’a ve yurtdışından Rene Guénon’a verildi. Bizler de Her Nefes ekibi olarak oradaydık. Bu çok özel ve çok güzel, bereketli ve feyizli gecede yaşadıklarımızı, dilimizin döndüğü, aklımızın ve inşaallah gönlümüzün alabildiği kadar paylaşalım istedik.

Elbette bu benzersiz geceyi hazırlayan tüm büyüklerimize, dostlarımıza ve arkadaşlarımıza, hizmet eden, geceye katılan ve elbette bu gecenin düzenlenmesine vesile olan herkese Hz. Peygamber’in mübârek ismi hürmetine hayırlar diliyorum.

Bu sayımızda Hz. Peygamber’imizin mübârek Ravza-i Mutahharası önünde yapılan gecemize katılabilen okuyucularımızla geceyi tekrar yaşamak ve katılamayan dostlarla da oradaki anlarımızı paylaşabilmek temennisi ile kusurları bizlere güzelliği gecenin sahibine ait olan Ocak sayımıza hoşgeldiniz ve safâlar getirdiniz, demek istiyorum. Hürmetlerimizle…

Yosun Mater

Sohbetler (Ocak 2016)

– “Cenâb-ı Hak kaleme yaz dedi ve kalem her şeyi yazdı. Lâ ilahe illallah yaz, dedi. Onu da yazdı. Ama, sıra Muhammed Resûlullâh’a gelince, kalem şakk oldu, ortasından yarıldı. Kamış kalemlerdeki çatlak gibi. Çünkü Resûlullah ilâhî aşka mazhardır. Onun için kalem bunu yazmaktan âciz kaldı.

Tıpkı Cebrâil Aleyhisselâm’m, Mîrac’da, Sidre’den öteye gidemeyince, Resûlullâh’ın “Ko yanarsam ben yanayım” deyip ileri geçtiği gibi.

Aşk, her şeyin, zikrin de fikrin de üstündedir. Ah! İbâdet de aşksız olursa işe yaramaz. Yüz binlerce tesbih çekmiş namaz kılmışsın, ne ehemmiyeti olur. Halbuki Süleyman Çelebi’nin dediği gibi:

Bir kez Allah dişe aşk ile lisan 

Dökülür cümle günâh misl-i hazan

Âşıkın yüreğinden fırlayan bir âhı, âbidin yüz senelik ibâdetini aşıp geçer. Sahâbeden bir zat, Harem-i Şerif’te kılınan sabah namazına yetişememiş, mescitten içeri girdiği sırada namazdan fariğ olunuyormuş. Teessüründen öyle bir âh etmiş ki bunu duyan bir başka sahâbe “Sen bana o âh’ı ver ben sana bütün bu cemâatin sevabını vereyim!” demiş.

Âşıkın âbı, cemâlullâhı görmekledir. Cemâli görerek edilen ibâdetle, Allah’ın emri olduğu için edilen ibâdet arasında ne kadar büyük fark vardır.

Fakat bu da kazanmakla olmuyor, Allah vergisiyle oluyor. Çünkü aşk Allah’ın sıfatıdır. Hadîs-i kudsîde de Cenâb-ı Hak “Ben gizli bir hazîneydim istedim ki bilineyim…” buyuruyor. Cenâb-ı Hak kendi güzelliğini temâşâ için âlem aynasını halketti. Ve âlem aynasında da kendi cemâlini gördü. Bu âlem aynasının ruhu da kâmil insandır.

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 187)

******

Gece, Kandilli dağlarının arkasından ay doğuyordu.

–  “Baksanıza çocuklar, ay doğuyor. İşte, şu ilk görünen parçacık,
Âdem. Biraz daha yükselince Nûh, İbrahim, Mûsâ, Îsâ, nihâyet bedir
hâli, zuhûr-ı Muhammed gibidir.

Şimdi bunların nur cihetiyle, yâni ay olmaları itibâriyle asılları hep birdir. Aralarında fark yoktur. Lâkin ayın henüz doğarken neşrettiği hafif ve zayıf ziyâ ile bedir hâlindeki şavkı bir midir?”

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 10)

Kâbe-i Vechin Tavâf Etmekteyim…

Efendim, Hazret-i Peygamber’in tenezzülüyle bir güzel Dost Gecesi’ni daha idrak ettik. Allah sevgililerine, Peygamber’e gösterdikleri aşk, sevgi ve Peygamber adı altında İslâm’a gösterdikleri lûtuf ve İslâm’ın mânâsını yücelten hakikatlerini anma şerefine nâil olduk.

Çok büyük birini, Rene Guenon’u, Abdülvâhid Yahya Beyefendi’yi anmak lûtfu bize nasip oldu. İbrahim Kalın Beyefendi’yi anmak da nasip oldu. Kendisinin İslâmofobya ile ilgili yaptığı büyük çalışmalar bize büyük ışık tuttu, Allah râzı olsun.

Ben bu güzel gecede çok güzel konuşmalar olacağına inandığım için Hocam Ken’ân er-Rifâî Hazretleri’nin bizim aşkımızı çok güzel anlatan bir şiirini okumak istiyorum müsaade ederseniz.

Hocam şöyle buyuruyorlar:

 

Ya şefîa’l müznibîn, şemsü’l hüda şâhım meded

Hiç âzâd etmem kabul, kurbânınım şâhım meded

Âşık-ı meftûnunum bezm-i elestten ben senin

Şem’i aşkınla yanar pervânenim şâhım meded

 

Zulmet-i isyan ile kapkâre olduysa yüzüm

Şems-i lutfun nûru, nur eyler beni şâhım meded

Cümleden geçtim büründüm yokluğun ihrâmına

Kâbe-i vechin tavaf etmekteyim şâhım meded

 

Bir avuç toprak vücudum girdi bahr-i lutfuna

Merhamet, şefkat, inayet senden ey şâhım meded

Afvına layık değil gerçi vücud-ı pür zünûb

Rahmetin deryâsı hadsizdir, ulu şâhım meded

 

Derdimin dermânı ancak aşk u nûrundur benim

Dest-gîrimsin efendim, şâh ü sultanım meded

Sen inâyet kılmasan yer gök kabul etmez beni

Melce ü âmân-ı cânımsın benim şâhım meded

 

Her tarafta vechini görmekte cânım daima

Cümle âlem sensin ancak, gayrı yok şâhım meded

Taib ü müstağfirim ben cürmüm efzûn ise de

Dergâhından dönmem asla lutfu bol şâhım meded

 

Kuldan isyân u hatâ, şehden mürüvvetle atâ

Sen gibi sultâna kulda yok fütûr, şâhım meded

Hakk’a makbul bir işim yok, ben zebun-i nefsim âh

Din ü îmânım emânettir sana şâhım meded

 

Ya Resûlâllah, Cenân, Ken’ân da, cân da hep senin

Vuslatından etme mahrûm el-meded şâhım meded

Allah ayırmasın mânâsından ve dâim aşkında sabit kılsın bizleri efendim. Teşekkürler ediyorum.

(2015 Özel “Dost” İslâm’a Hizmet Ödülleri takdimi gecesinde Cemâlnur Sargut tarafından yapılan konuşmanın metnidir.)

2015 Özel “Dost” Ödülü Sahibi Rene Guenon Kimdir?

İslâm, Hint ve Çin tasavvuf doktrinlerini entellektüel seviyede ele alan ve modern dünyayı her yönüyle tenkit eden görüşleriyle tanınan Fransız mutasavvıf ve mütefekkiri Rene Guenon, 1886’da Fransa’da doğdu. Soy bakımından tamamen Fransız ve Katolik bir ailenin çocuğudur. Orta öğrenimini dinî bir okulda yaptı. 1902’de retorik öğrencisi olarak koleje başladı. 1903’te kolejin felsefe bölümüne girdi ve aynı yıl felsefe-edebiyat diplomasını aldı.

Ekim 1904’te Paris’te Collège Rollin’e matematik öğrencisi olarak yazıldı. Sağlık durumu el vermediği için üniversite öğrenimini bırakarak Paris’e yerleşti. Klasik öğretimin verdikleriyle tatmin olmadığını hissederek entellektüel ufkunu genişletmek için, o devirde rağbette olan “néo-spiritualiste” doktrinleri incelemeye yöneldi. Bir arkadaşı vasıtasıyla, “bâtın ve gizli ilimler” ile uğraşan “occultiste” bir cemiyetin ileri gelenleriyle tanıştı. Kısa zamanda ciddiyet ve titizliğiyle kendini kabul ettirdi. 1912’de Ezher şeyhi, Mâlikî âlimi ve Şâzeliyye tarikati şeyhi Abdurrahman İllîş el-Kebîr’in halifesi Abdülhâdî vasıtasıyla müslüman olup Şâzeliyye tarikatına intisap etti ve Abdülvâhid Yahyâ adını aldı.

1917’de Cezayir’in Sétif şehrindeki kolejde felsefe dersleri ile Fransızca ve Latince okuttu. Bu şehirde bulunduğu sırada Arapça’sını ilerletti. Muhtemelen bazı tasavvuf ehli kimselerle de tanıştı. 1918’de Fransa’ya döndü ve doğum yeri Blois’da felsefe öğretmeni oldu. Ertesi yıl öğretmenliği bırakıp Paris’e gitti. 1920’li yıllarda Paris Üniversitesi’nde kütüphaneci olarak çalıştı. Bu yıllarda evinde Hindû, Müslüman ve Hıristiyan ziyaretçileri kabul ederek sohbetlerde bulundu. Bazı dostlarının evinde Müslüman, Hindû, Yahudi ve Hıristiyan gençlerin devam ettiği toplantılara da katıldı.

1929’da tanıştığı Mısırlı mühendis Hasan Ferid Dina’nın dul kalan zengin eşi Marie W. Shillito’nun Abdülvâhid’in eserlerine büyük ilgi göstermesi ve Abdülvâhid’in eserlerini neşredecek bir yayınevi kurmayı düşündüğünü kendisine bildirmesi üzerine bu düşünceyi gerçekleştirmek için Abdülvâhid’in Mısır’dan bazı tasavvufî eserleri getirip bunları tercüme etmesi kararlaştırıldı. Abdülvâhid Yahyâ, bu maksatla Dina Hanım ile birlikte 1930’da Mısır’a gitti. 1931 kışında dostlarına Fransa’ya dönmekten vazgeçtiğini bildirdi ve Kahire’de, yeni memleketinin bütün örf ve âdetlerini benimsemiş “Şeyh Abdülvâhid Yahyâ” olarak yaşamaya başladı.

1934 Temmuzunda Şeyh Muhammed İbrâhim’in büyük kızı Fâtıma ile evlendi. Ertesi yıl arkadaşlarına mektup yazıp Paris’teki evini boşaltmalarını, kitap ve evrakı kendisine göndermelerini istedi.

1948’de Mısır tâbiiyetine geçmek için müracaat etti. Bu isteği ancak uzun teşebbüsler ve çok yüksek seviyede müdahaleler sonunda gerçekleşebildi. 1947’de bozulan sağlık durumu 1950’nin son aylarında daha da kötüleşti. 7 Ocak 1951’de vefât etti. Vasiyeti üzerine Seyyidinâ Hüseyn Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Derrâse Mezarlığı’na defnedildi.

Abdülvâhid Yahyâ eserlerinde daha çok Hindû doktrinlerini incelemek ve terminolojisini kullanmakla beraber, yeri geldikçe bütün dinlerden bahseder. İslâm tasavvufuna ayırdığı birkaç makale dışında İslâmiyet ve tasavvufa pek az yer verir; ancak bazı temel mefhumları, bilhassa “tevhid”, “vahdet-i vücûd”, “insân-ı kâmil”, “şeriat”, “tarikat” ve “hakikat” gibi mefhumları sık sık kullanır. Tevhid ve vahdet-i vücûdu düşüncesinin hem hareket hem de varış noktası olarak bütün yazılarında görmek mümkündür.

Sanskritçe ve Arapça’yı, Hint, Çin ve İslâm tasavvufu hakkındaki bilgilerini Doğulu üstatlardan şifâhî olarak öğrenen Abdülvâhid Yahyâ’nın tarikatlar Şâzeliyye ve Ekberiyye’dir.

“İslâm Tasavvufu” adlı makalesinde bütün an‘anevî doktrinler içinde şeriat ve hakikat farkının en açık bir şekilde İslâm’da ifade edildiğini, şeriatın herkes için müşterek, hakikatin ise yeterli kabiliyete sahip bir havas zümresine mahsus olduğunu belirtir. Ona göre İslâm tasavvufu herhangi bir dış tesirle doğmamıştır. Hz. Peygamber’e ulaşan bir intisap zinciri bulunmaktadır ve tamamen İslâmî’dir.

1904-1914 yılları arasında, az veya çok gizlilik vasfı taşıyan “occuliste”, “théosophiste” ve ispirtizmacı teşekküllere girip bunları içerden tanıma imkânını elde eden Abdülvâhid’e göre bu sözde ruhçu ve mâneviyatçıların görüşlerine dayanarak sağlam bir fikir binası kurulamaz. Onların görüşleri, değişik kelimelerle ifade edilen bir materyalizmden ibârettir.

Eserlerinde mevcut ve geçmiş bütün dinlerden bahseden ve modern Batı medeniyetini her yönüyle tenkit süzgecinden geçiren Abdülvâhid Yahyâ çeşitli din, fikir ve sanat çevrelerini derinden etkilemiştir. Fikirlerini benimseyenler Études Traditionelles dergisinde toplanmış, ölümünden sonra da bu dergiyi onun görüşleri doğrultusunda devam ettirmişlerdir. Titus Burckhardt (İbrâhim İzzeddin), Michel (Mustafa) Valsan, bazı fikrî ihtilâfları olmakla beraber İsviçreli Fritjof Schuon (Şeyh Îsâ), Martin Lings (Ebûbekir Sirâceddin), ve Ananda K. Coomaraywamy, onun ana fikirleri çerçevesinde kıymetli ilmî yayınlar yapmışlardır.

Abdülvâhid Yahyâ’nın eserleri İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Almanca gibi Batı dillerine tercüme edilmiştir. Kitaplarında René Guénon adını kullanmış, sadece Arapça yazdığı makaleler Abdülvâhid Yahyâ ismiyle yayımlanmıştır. On yedi kitap, beşi Arapça olmak üzere 350 kadar makale yazmış, makaleleri konularına göre derlenerek ölümünden sonra dokuz cilt halinde basılmıştır. Doğu ve Batı, Modern Dünyanın Bunalımı, Yatay ve Dikey Boyutların Sembolizmi, İslâm Maneviyatı ve Taoculuğa Toplu Bakış, Vedanta’ya Göre İnsan ve Halleri, Hristiyan Mistik Düşüncesi, Büyük Üçlü gibi, Türkçe’de de yayınlanan birçok eseri bulunmaktadır.

(Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nin Rene Guenon maddesinden yararlanılarak hazırlanmıştır)

Oğul Abdulvâhid Yahyâ’dan…

Öncelikle burada babam Şeyh Abdülvâhid Yahya René Guénon’un adını hatırlayan herkese büyük bir teşekkür etmeme müsaade etmenizi isterim. Ailesi adına hepinize teşekkür ederim. İzninizle Fransızca konuşmak istiyorum. Bu, babamın fikirlerine hürmet amacıyladır. Aslında Arapça konuşmam gerekirdi, fakat babamın düşüncesini onore etmek amacıyla Fransızca kısa bir konuşma yapmak istiyorum. Çünkü kitaplarının çoğunu bu lîsanda yazdı.

Hep beraber belgesel filmi izledik. Tahmin ediyorum çok tafsilâtlı bilgi verildi. Fakat yine de doğumundan ölümüne kadar hayatını özetleyen kısa bir sayfa okuyacağım.

15 Kasım 1886’da Blois’da doğan Abdülvahid Yahya genç yaşlarında Paris’e yerleşir.

Eserlerinin hayata geçirilmiş hâli olan yaşamında iki uzun dönem ve üç büyük eksen gözlemlemek mümkündür. Paris ve Kahire dönemleri: Paris’te bazı esasları oluşturacak ve Kahire’de bu esasları hayata geçirecektir.

Üç ekseni de kısaca, modern ve geleneksel olmayan dünyanın terki, metafizik esasların açıklıkla belirlenmesi ve mânevî tekâmül yollarının târifi olarak özetlemek mümkündür.

Bu üç etap, İslâm inancına çifte tasdik getiren etaplardır:

  1. Lâ ilâhe: Yanlış tanrıların, putların reddi.
  2. İllâ Allah: Vahdetin metafizik esâsını tasdik.
  3. Muhammedun Resûlullah: Kur’an’ı hayâta geçirme ve böylece Tanrı’ya ulaşmak için örnek.

Bu taslağı sayısız örnekte bulmak mümkündür. Bu örneklerden biri Hz. İbrahim’in (a.s.) güneşi, ayı ve ardından yıldızları tanrı zannedip sonunda bunların hepsinden geçerek tek hakîkî ilâhı bulmasıdır.

Şeyh Abdülvahid Yahya, ilk yazıları olan “Hindu Doktrinleri Çalışmalarına Genel Bakış”, “Ruhçu Yanılgı”, “Teozofi”, “Modern Dünyanın Bunalımı” adlı eserlerinde, modern dünyanın karışıklığına ve Okültizm gibi yanlış dinlere karşı çıkar.

Paris döneminin sonu ve Kahire döneminin başlarında yazdığı yazılarında metafizik konuları ele alır: “Vedanta’ya Göre İnsan ve Halleri”, “Yatay ve Dikey Boyutların (haç) Sembolizmi” ve “Varlığın Çeşitli Halleri”. Bağlı olduğu Kahireli şeyh İllîş el-Kebîr şöyle demiştir: “Eğer Hıristiyanlar haçın işâretini hâiz ise, biz Müslümanlar da mânâsını hâiziz.”

Kahire’ye yerleştikten hemen sonra yerel bir dergi olan “El-Mârife” dergisinde yazmaya başlar. Bir yandan dergi için geleneksel araştırma yazıları kaleme alırken, bir yandan da kitaplarını yazmaya devam eder. 1930’da başlayan bu dönem sırasında, makâleleri ve kitapları inisiyatik bir düzen önceliği göstermektedir.

Son kitapları arasında “İnisiyasyon Üzerine Gözlemler” ve “Sonsuz Küçüklükler Hesabı Esasları”nı sayabiliriz. Bu kitap eserlerinin bir sentezi gibidir. İlk bölümlerde modern matematikçilerin tezlerini ve formüllerini eleştirir. Ortalarda sadece tek olabileceğini isbatlayarak sonsuzluğun hakîkati üzerine düşüncesini geliştirir ve kitabın sonunda mânevî tekâmül modeline örnek olarak  “Entegral hesabın”  ve limite yaklaşmanın sembolizmine değinir.

Bu son kitabında temel üç noktaya matematik sembolizmi açısından değinilir.

René Guénon, 7 Ocak 1951’de, Kahire’deki evinde, eşi, çocukları ve dostlarının arasında vefât eder.

Teşekkürler! İzninizle, sahneyi terk etmeden önce babamı hatırlayan herkese teşekkür etmek istiyorum. Burada sayısız insanla tanıştım, tek tek isimlerini zikretmeden, özellikle Kerim Vakfı ve TÜRKKAD’daki tüm dostlarıma teşekkür ederek yakında görüşmek dileğiyle diyorum. Teşekkürler! Hoşçakalın!

(Rene Guenon’un oğlu Abdülvâhid Yahya’nın 2015 Özel “Dost” İslâm’a Hizmet Ödülleri takdimi gecesinde babası adına ödül alırken yaptığı konuşmanın metnidir.)

2015 Özel “Dost” Ödülü Sahibi İbrahim Kalın Kimdir?

İbrahim Kalın, 1971 yılında İstanbul’da doğdu. 1992 yılında İstanbul Üniversitesi Tarih bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını, 1993-95 yılları arasında Türkiye’nin de kurucuları arasında bulunduğu Malezya Uluslararası İslâm Üniversitesi’ne bağlı Uluslararası İslâmî Düşünce ve Medeniyet Enstitüsü’nde, İslam Felsefesi alanında yaptı. Doktorasını, George Washington Üniversitesi’nde Beşeri Bilimler ve Mukayeseli Felsefe alanında yapan Kalın, Molla Sadra’nın varlık görüşü ve bilgi felsefesi üzerine yazdığı teziyle 2002 yılında doktor ünvanını aldı. College of the Holy Cross, Georgetown, Bilkent ve TOBB üniversitelerinde İslâm düşüncesi, İslâm-Batı ilişkileri ve Türkiye üzerine dersler verdi. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi’nde akademik araştırmalar yaptı.

İslâm felsefesi, İslâm-Batı ilişkileri ve Türk dış politikası üzerine kitap ve makaleler yayınladı. İslâm ve Batı adlı kitabı, 2007 Türkiye Yazarlar Birliği Fikir Ödülünü kazandı ve Yunanca ve Arnavutçaya tercüme edildi. Molla Sadra’da varlık ve bilgi sorununu ele alan çalışması, Klasik Yayınları tarafından Varlık ve İdrak: Molla Sadra’nın Bilgi Tasavvuru başlığıyla Türkçe olarak da yayımlandı. John Esposito ile beraber editörlüğünü yaptığı İslâmofobi: 21. Yüzyılda Çoğulculuk Sorunu isimli eserinde Batıda son yıllarda tekrar yükselişe geçen İslâm karşıtlığını ve çoğulculuk sorununu ele aldı. Kitabın Türkçesi İnsan Yayınları tarafından 2015 yılında yayınlandı.

Kalın, 2000’li Yıllarda Türkiye’de Dış Politika adlı kitabın editörlüğünün yanısıra War and Peace in Islam: The Uses and Abuses of Jihad adlı çalışmayı da, Gazi bin Muhammed ve Haşim Kemali ile birlikte yayına hazırladı. Kalın ayrıca, Oxford İslâm’da Felsefe, Bilim ve Teknoloji adlı iki ciltlik ansiklopedinin de baş-editörlüğünü yaptı.

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nin yanısıra, İslam ve İslam felsefesi alanındaki birçok uluslararası ansiklopedik çalışmaya katkıda bulundu. İbrahim Kalın, 2005-2009 yılları arasında SETA Vakfı’nın kurucu başkanlığını yaptı ve bu dönemde politika yapımına yönelik araştırma, raporlama ve yayın faaliyetlerine yoğunlaştı. 2009-2012 yılları arasında Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü görevini yürüten Kalın, 2 Ağustos 2012 tarihinde Başbakanlık dış politika konularından sorumlu Müsteşar Yardımcılığı görevine getirildi. Eylül 2014 tarihinden bu yana Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürütmekte olan Kalın’a, bu görevinin yanısıra Aralık 2014 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü görevi de tevdi edilmiştir.

“Özgürlük, sûretlerin ötesindeki mânâyı kavrayıp hakikat makamına ulaşmaktır”

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla

Muhterem konuklar, sevgili dostlar,

Türk Kadınları Kültür Derneği ve Kerim Vakfı tarafından, Hakîkat-i Muhammedî yolunda İslâm’a hizmet eden kişilere verilen “Dost” İslâm’a Hizmet Ödülüne lâyık görülmem münâsebetiyle duyduğum memnuniyet ve mahviyeti ifâde etmek isterim. Bu âl-i cenablığı gösteren vakıf yönetimine ve jüri heyetine teşekkürlerimi sunuyorum.

Bugün aranızda bulunamadığım için beni mâzur göreceğinizi umud ediyorum. Ukrayna’da devam eden çatışmalar nedeniyle evlerinden edilen Ahıska Türklerinin ülkemize intikali için el’an yürüttüğümüz çalışma nedeniyle Ankara’dan ayrılamadım. (…)

Âlemlere nur saçan bir kandil ve rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın bu dünyayı teşriflerini takip eden günlerde O’nun hikmet ve hakikati etrafında toplanmak ne kadar da güzel bir ameldir. Metafizikten topluma, siyasetten sanata hayatımızın her alanında Hakikat-ı Muhammediyye’yi bi-hakkın idrak edebilsek, dünya şüphesiz daha yaşanılır bir yer haline gelirdi. Zira bu dünyada yaradılışın gayesiyle mütenâsib bir hayat yaşamak, dünyayı da dünya hayatını da daha değerli ve anlamlı bir yer hâle getirir. Kur’an’ın buyurduğu gibi “Şüphesiz ki Allah hiçbir şeyi boş yere yaratmamıştır”.

Bu aslında bütün kadim geleneklerin ve dinlerin temelinde yatan iman, anlam ve hikmet meselesiyle doğrudan irtibatlı bir konudur.

“Hikmet, bize yaptığımız her işin mânâsını ve gayesini anlatır”

Bugün insanlığın ve hassaten İslâm dünyasının temel sorunu, ‘hüküm ile hikmet’ arasındaki dengeyi kaybetmiş olmasıdır. Bugün hayatımızda çok hüküm var ama çok az hikmet var…

İslâm, insanların imanlı, ahlâklı ve erdemli yaşamasını temin edecek kurallar koyar. Haram ve helâller dediğimiz bu kurallar manzûmesi, kaynağını, dinin asıl gayesine hizmet etmek isteyen bir idrakten alır. Temel hükümler ve ilkeler sadece kural olsun diye konmamıştır. Mekasidü’ş-şeria olarak bilinen, bugün ‘dinin gayeleri’ diyebileceğimiz ve her amelin arkasında yatan asıl neden, ‘hikmet’tir. Hikmet, bize yaptığımız her işin mânâsını ve gayesini anlatır. Hikmet olmadan emirler ve yasaklar, basmakalıp formel kurallar haline gelir.

Hukukun koyduğu hükümler ‘ne’ ve ‘nasıl’ sorularına cevap ararken hikmet, ‘niçin’ sorusunu yanıtlar. Etimolojik olarak hikmet sözcüğü Arapça’da ‘sınırlama veya önleme’ anlamına gelen ‘h-k-m’ kökünden gelir. Hikmet, bizi cehâletten, ayıplanacak iş yapmaktan ve adâletsizlikten koruyan şey demektir. Aynı kökten türeyen “hüküm” sözcüğünün de benzer bir anlamı var. Hüküm, aklımızla hatâ yapmamızı ve ahlâken yanılmamızı önler. Hüküm-hikmet sözkonusu olduğunda ‘nasıl’ ve ‘niçin’ soruları da birbirini bütünler hâle gelir.

Amellerin mânâ ve gayesinin nasıl belirleneceği konusu İslâm düşünce geleneğinde etraflı bir şekilde ele alınmıştır. Bazı ekollere göre bir şeyin iyi veya kötü olmasının yegâne sebebi, Allah’ın irâdesidir. Her tür hükmün kaynağı yalnızca O’nun irâdesi ve takdiridir. Yalan söylemek ve zulmetmek yanlıştır, zira Allah böyle emretmiştir. Aynı sebeple, hayırseverlik veya dürüstlük iyidir, zira Allah öyle takdir etmiştir.

“Allah, kullarından hakikat, adâlet ve merhamete aykırı hiçbir şeyi istemez”

Aralarında ârif, filozof ve mutasavvıfların da bulunduğu Müslüman mütefekkirlere göre ise Allah-u Teâlâ’nın, bir şeyi iyi veya kötü emretmesi ile o şeyin tabiatı arasında bir tenâkuz yoktur. Allah yalan söylemeyi yasaklamıştır, çünkü yalan söylemek tabiatı itibârıyla kötü bir eylemdir. Allah adâleti emretmiştir, çünkü adâlet özünde iyi bir ilkedir. Bu durum Allah’ın kudretini sınırlamaz, zira Allah-u Teâlâ her şeyin zaten mutlak yaratıcısıdır.

Kur’an’ın buyurduğu gibi Cenâb-ı Hak, hikmet ve gayeyle hareket eder. Allah, kullarından hakikat, adâlet ve merhamete aykırı hiçbir şeyi istemez. Mefhum-u muhâlifiyle söyleyecek olursa Cenâb-ı Hakk’ın peygamberleri vâsıtasıyla kullarına gönderdiği bütün emir ve yasakların temelinde hakikat, hikmet ve merhamet vardır. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz “hiç kimseye taşıyamayacağı bir yük yüklemez”.

Hikmet; idrak, doğruluk ve merhamet demektir. Hikmet, inancımızın ve amellerimizin metafizik ve ruhânî boyutunu ortaya koyar. Doğruluk ve dürüstlük içinde yaşayabilmemiz için bizi hakikate sevk eder. Hikmet, yaptıklarımıza bir anlam ve amaç verir.

Bugün Müslümanların bu hikmet anlayışını yeniden keşfetmesi gerekiyor. ‘Niçin’ sorusuna cevap verilmediği sürece, dini hayat formel ve şeklî kuralların ötesine geçemez. Kur’an’ın yüzlerce âyeti, inananları evrene ve kendilerine bakarak her şeyin anlamını ve gayesini idrak etmeye dâvet eder. Allah hiçbir şeyi amaçsız yapmıyorsa, insanların da herhangi bir şeyi amaçsız ve gayesiz yapmasını istemez.

İslâm dünyası çeşitli dinî ve siyâsî sebeplerle bu hikmet anlayışını büyük ölçüde kaybetti. Gaye ve hikmetini idrak etmek, her ibâdetin ayrılmaz bir parçası iken bazen din, bereket ve zarâfetten yoksun şekilsel törenlere, âdetlere ve kurallara indirgenebiliyor. Mânâyı kavramadan sûrete sarılmak, özden uzaklaşma tehlikesini beraberinde getiriyor.

Sûret-mânâ dengesini kurmak, aynı zamanda hüküm ile hikmet arasındaki dengeyi bulmaktır.

Sûretler ve sebepler âleminde yaşadığımız için zâhir önemlidir. İman, amel ve ahlâk, sûretsiz ve zâhirsiz olmaz. Lâkin sûretlerin ötesindeki mânâya ulaşmak, bütün yolculukların nihâî amacıdır:

Kur’an’ın bendesi ve bir Peygamber aşığı olan Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi:

“Eğer insanlık âdemin suretinden ibaret olsaydı

Ahmed (Hz. Peygamber) ve Ebu Cehl aynı olurdu.” (Mesnevî I, 1019)

 

Özgürlük, sûretlerin ötesindeki mânâyı kavrayıp hakikat makamına ulaşmaktır. Çünkü mânâ, özgürleştirir. Özgür olmak, içeriği ve anlamı olmayan tercihlerde bulunmaktan ibâret değildir. “Özgürüm, istediğimi seçerim” demek, modernitenin temel düsturlarından biridir. Lâkin özgür olmak adına mânâdan vazgeçmek de mânâ adına özgürlüklüğümüzü yok saymak da çıkmaz yoldur. Mevlânâ’ya göre biz ancak bir anlama doğru yöneldiğimiz zaman özgür hâle geliriz. Mesnevî’de dediği gibi:

“Mânâ odur ki senin her tarafını kuşatır

Ve seni bütün sûretlere mahkûm olmaktan kurtarır.” (Mesnevî II, 720)

Sûret-mânâ dengesini kurmak, aynı zamanda hüküm ile hikmet arasındaki dengeyi bulmaktır. Bir hükmü uygulamak adına hikmeti bertaraf edemeyiz. Aynı şekilde hikmet ve mânâ adına hükümden ve sûretten vazgeçemeyiz.

Şu gerçeği görmemiz gerekiyor: Hikmet, hükme fedâ edildiğinde akıl iknâ olmuyor, kalp yumuşamıyor, nefs itminan bulmuyor. Hikmetten yoksun hükümler, mânevî-rûhî ihtiyaçlara cevap veremediği gibi bizi –Allah korusun- Hz. Muhammed’in kemal yolundan da uzaklaştırıyor.

Bugün İslâm dünyasının hüküm ile hikmet arasındaki bütünleyicilik ilişkisini yeniden kurması gerekiyor. Sûret ile mânâ, akıl ile kalp, zâhir ile bâtın, iman ile mantık arasındaki ilişkiyi doğru kurduğumuzda önümüze yeni imkânlar ve ufuklar çıkacaktır.

Toplumsal muhayyile, bu hikmet metafiziğinin tecessüm etmiş hâlidir. Metafiziğini ve muhayyilesini yitirmiş bir insanlığın, yaradılışın gayesine uygun bir hayat yaşaması, bütün varlık âleminin ona verilmiş bir emânet olduğunu hatırlaması elbette mümkün değildir. Bize verilen emânete sahip çıkacaksak, bunu ancak “emin” yani iman ve hikmet sahibi erdemli insanlar olarak yapabiliriz.

Sonsuz rahmet sahibi olan Rabbimiz bu konuda bizi yalnız ve çâresiz bırakmamıştır. Bize Hz. Muhammed gibi bir uyarıcı, müjdeleyici ve en güzel örnek (usve-yi hasene) göndermiş, O’nunla yolumuzu aydınlatmıştır. Akıl ve hikmet sahibi insan, bu açık-seçik dâvet karşısında ne yapması gerektiğini bilen insandır.

Mevlâ hepimizi Fahr-i Kâinat Efendimizin yolunda sebat edenlerden eylesin.

Bu ödül vesilesiyle başta Cemâlnur Sargut Hanımefendi olmak üzere hizmet ve emekleri her dâim takdiri hak eden TÜRKKAD ve Kerim Vakfı yöneticilerine teşekkür eder, feyizli ve bereketli çalışmalarının devamını dilerim.

(İbrahim Kalın’ın 2015 Özel “Dost” İslâm’a Hizmet Ödülleri takdimi gecesi için hazırladığı ve Nurullah Koltaş tarafından okunan konuşmasının metnidir)

 

İbrahim KALIN

Âşık Mâşûku Temâşâ Etmekle Firkatten Âzâd Olmaz

Lâ ilâhe illâllah!

Nur Muhammed sallallah!

Hasbi-Rabbî cellallah!

Virdim Allah illallah!

 

Aşk beni etdi zebûn,

Ne yamanmış bu füsun!

Derd-i aşkla gece gün,

Eşk-i çeşmim oldu hûn.

 

Gelin âşık, yanalım!

Aşkı her dem analım!

Can bize aşktır hemen,

Aşk meyine kanalım!

 

Her taraf gül açıyor,

Dere coşkun akıyor,

Bülbül ötüp duruyor,

Benim âhım yakıyor.

 

Demedim mi sana ben,

Bana sensiz bu beden,

Oluyor bâr-ı girân.

Acı ahvâlime sen!

 

A güzelim nerdesin?

Kaldır hicran perdesin,

Bana göster kendini!

Bilirim her yerdesin.

 

Seni temâşâdayım,

Gerçi ben safâdayım,

Firkatinle âh yine,

Dembedem yanmadayım.

 

Zevk bana, aşkın hemen,

Seni yansın mı seven?

Yoksa başka çâresi,

Al beni benden hemen!

 

Kalksın hicrân aradan,

Vuslatın ver Câvidân!

Merhamet et Ken’an’a,

Taptığım bir Yaradan!

 

Ken’an Rifâî Hz.

 

Cân’a Candan Yaklaşmak

Hayat akıp gidiyor. Boşluklar doluyor, olmaz denenler oluyor, her şey yolunu buluyor. Bu süreç içinde biz neredeyiz? Nelerin etrafında koşup dönüyoruz? Gönlümüz kuşunu nerelerde uçurup kimlere konduruyoruz? Enerjimizi, gücümüzü nerelerde sarf ya da israf ediyoruz? Bazen yerinde sorular sormak, birçok şeyden iyi geliyor.

“Bana arkadaşını, sevdiğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” demiş eskiler. Sevdiğin, yakın olmaktan, vaktini birlikte geçirmekten mutlu olduğun kişilere bak, kendinin kim olduğunu anla, demişler. Bu soruyu daha da çeşitlendirerek, ondan talebim ne, neden seviyor, neden yakın oluyor, neden vaktimi onunla geçiriyor, bundan ne bekliyor, ne elde ediyorum diye sorabiliriz biz de kendimize.

Efendiciğimin dizelerini hatırlamamak şimdi mümkün mü?

“Bilgin sana kıymet, talebin neyse osun sen.

İnsanlığı sâde yiyip içmekte mi sandın?

Hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle.

Noksanı meğer adl-i ilâhîde mi sandın?”

mısralarıyla Ken’ân Rifâî Hazretleri gönlümüze sesleniyor. Biz de bazen tek bir şeye takılıyoruz, bazen farklı farklı şeylere müşteri olarak geçiriyoruz zamanı. Yaşayıp gidiyoruz işte…

Sâhi, yaşıyoruz değil mi? Sâmiha Annem de Dile Gelen Taş’ta “Ruh için ölmez, derler. Ölmez mi? Allah’la biliş tutmamış her ruh zaten ölüdür. Hak’tan ırak olan ruh yaşar mı ki ölsün?” diyor. Yaşıyoruz, değil mi? O’nunla beraberiz, O’nu tanımaya çalışıyor, onu çok seviyoruz…

Fakat sevmek nedir? Bir büyüğümüz, Ken’ân Rifâî Hazretleri’ne “Efendim, sizi çok seviyorum.” demiş. Efendim de, “Beni sevmek, benim sevdiğim her şeyi sevmek demektir. Benim de sevmediğim bir şey yok.” buyurmuşlar. Allah’ın sevgilisi, sevmeyi böyle değerlendiriyor. Demek ki insanın yaşaması için Hakk’la biliş tutması, O’nu tanıması, o sevgiyle sulanması; Allah’ı sevdiğini iddia edebilmesi için de, O’nun sevdiklerini tanıyıp sevmesi gerekiyor. Buna göre Hazret-i Muhammed’i tanımadan, O’nu sevmeden ve dolayısıyla Ehl-i Beyt’i tanımadan, onları sevmeden Allah’ı tanımanın ve sevmenin mümkün olmadığını görüyoruz. Bu “seviyorum” iddiası kuru bir zandan ibaret kalıyor, sevdiğimizi sanıyoruz. Tıpkı yaşadığımızı sandığımız gibi.

Can, hayat, dirilik… Bu mefhumlar bir tek şeye bağlı kılınmış: Hazret-i Peygamber’le olan irtibatımıza. Can olan O, âlemi canlı kılan O’nun varlığı. Yaşamak O’nunla mümkün. Ne kadar O’nunlaysak, o kadar yaşıyoruz. O’nunla irtibatta olarak, O’nu tanıyarak, sevgisiyle bütünleşerek yaşamanın da benim anladığım bir sonucu var. Yaratılmış her şeye, her varlığa gönülden, aşkla, şevkle, muhabbetle hizmet etmek. Hizmet ettiğimiz kadar canlı, hizmete vesile olmaya şükrettiğimiz kadar O’na yakın, bunları kendimizden bilmediğimiz kadar da inşallah O’ndayız…