İçinden Bakü Geçen Bir Yazı

Bir masanın başında, önümde bilgisayarım, ne yazacağımı düşünüyorum. Yazımı son güne bırakmış olmanın mahcubiyeti, ne yazacağını henüz bilememenin çâresizliğine karışıyor. Evde ders saati… Sağımda heceleme çalışması yapan bir küçük, “ge-ze-gen… Üç hece değil mi anne?” diye soruyor. Solumdaki ise önündeki test kitabında çözmek zorunda olduğu ondalık kesirlere dair sorular dışında her şey ile ilgili: Kaleminin arka ucu, yeni kol saatinin tiktakları, benim hangi punto ile yazmaya başladığım… Velhâsıl, şartlar yazmaya hiç de müsâit değil. Oysa ne hayallerim vardı bu yazıyla ilgili: 29-31 Ocak tarihleri arasında yaptığımız çok özel Bakü seyahatimizi anlatmakla görevliyim. Editörümüz tüm detayları içeren belgesel tadında bir yazı bekler bu âcizden. Gel gör ki, otuz saniyede bir “Ne yazdın anne?” sorusuyla ekrana kafayı uzatan, arta kalan zamanlarda ise birbiriyle kalem dövüştüren iki kafadar yoktu hesapta.

 

Müthiş bir iç hesaplaşma yaşıyorum. Geçtiğimiz birkaç haftayı ben ne ile geçirdim? Görev ve sorumluluklardan arta kalan zamanlarda ne yaptım? Bu kadar ruhu besleyen, lezzeti bol bir fırsatı kenarda bırakıp zamanımı nelere harcadım? Seyrettiğim dizide birbirine aşklarını fısıldayan Feride ile Kâmran’ın bakışlarına gidiyor aklım bir an. Başka? Haydi itiraf edeyim: izlemekte olduğum tek dizi Çalışkuşu değil elbet. Sonra? Sonra komşularla akşam oturmaları… Mesâî aralarında yer bulan çarşı gezmeleri… Velhâsıl bahâne bol, ama hiçbiri suçluluk duygumun önüne geçemiyor.

 

Aslında tüm bu tefekkürüm, konunun mânâsına da pek uygun… Yirmidört yaşında mürşidinden aldığı emirle öğretmenliğe başlamış, ondan beri de hizmeti bir saniye bırakmamış Sultanım, kıymetlim, yıllardır ben ve benim gibi kumaşları itinayla dikme gayretiyle dünyanın her tarafına koşuyor. Kimin nerede neye ihtiyacı varsa… Oysa kendisine sorulsaydı, o hiçbir görev üstlenmeden dervişliğinin lezzetini yaşamayı isterdi eminim.  Ama hizmette… Her dakika ve her saniye hizmette…

 

Ken’an Rifâî Hazretleri tarafından işaret edilen “Tasavvuf akademilerde öğretilmelidir” vizyonuna ulaşma gayretinde. Yıllardır uluslararası akademik sempozyumlar düzenleyen, referans niteliğinde yayınlar vücuda getiren, Amerika’nın en köklü üniversitelerinin birinde bir kürsü açmakla yetinmeyip her türlü dinî eğitimin külliyen yasak olduğu Çin’in ortasında, Pekin Üniversitesi’nde bir İslâm kürsüsü açan bir devrimci o…

 

“Yetmez” diyerek bir yandan tasavvufun Türkiye’de toplumsal olarak hâl haline geçebilmesi için ülkenin her karış toprağındaki türlü konferans dâvetlerine icâbet eden, diğer yandan ülkemizde bir tasavvuf üniversitesinin temellerini atan bir mimar… Ulaştığı yüzbinlerin gönlündeki Allah aşkını harlatan, ruhlara ayna olan bir hâl ehli o…

 

Allah’ı ile her an bir ve beraber olduğu hâlde vuslata ereceği günü içi titreyerek bekleyen bir âşık, diğer taraftan dünyayı her anında coşku ile yaşayan hayat ve hakikat…

 

Bu satırlarla içimi bir sıcaklık kaplıyor. Gönlümden mâsivayı atarak yalnızca beni Allah’a yakınlaştıracak işlerle uğraşabilmem ne mümkün? Ya da dahası gönülden mâsivayı atmanın tüm bu dünyevî işlerden el çekmek anlamına geldiğini de nereden çıkarıyorum? Olacak elbet; uyanık geçen anlarım kadar gafletle dolan zamanlarım da olacak. Hatâlara hep devam edeceğim, hep suçluluk duyacağım ve her seferinde Allah’ın affediciliğine sığınıp yeniden başlayacağım. Sonuçlarının ne olacağına hiç takılmadan dünya için gayreti elden hiç bırakmayacağım.

 

Allahım çok şükür sana, sonsuz şükür…  Hatâlarımla barıştırdığın, doğruya gayrete yönelik cesaret verdiğin için şükür sana. Çocukların gürültüsü arasında içimi bir sıcaklık kaplıyor. Aklıma yeni izlediğim için henüz etkisinden çıkamadığım Kâmran ile Feride geliyor yine. Bu sefer suçluluk hissetmeden gülümsüyorum. O hayâlî aşkta bulunan keyif bile aşk-ı ilâhînin soluk bir yansımasından ibâret aslında.

 

Bana ne gam! Ben bir kayık misâli daha kıyıdaki dalgalara dayanmaya çalışırken, koskoca okyanusu geçmeye yeltenmem ne mümkün? İnsân-ı kâmil gemisine demir atıp onun beni götürmesine teslim olmaktan güzeli mi var? Mürşidine sabit kadem bağlı durmaktan iyi niyaz mı var?

 

***

 

Yine de kalemi burada bırakmak uygun olmaz; editörümün beklentisini hiçe saymadan Bakü üzerine birkaç kelâm etmeye gayret edeyim:

 

Hocamız, ilk Bakü ziyaretlerini 2012 senesinin Ağustos ayında Azerbaycan Milletvekili Ganire Paşayeva tarafından yapılan resmî bir dâvet üzerine gerçekleştirmişlerdi. O zaman hem halk hem de devlet erkânı tarafından coşkulu bir sevgi ve muhabbetle karşılanmış, televizyon programları, konferanslar ve topantılarla dolu yoğun br programa dahil olmuşlardı. Gelin görün ki, bu birkaç gün -tüm bereketine rağmen- Azerbaycan halkının yıllara sığmamış özlemini dindirmeye yetmemiş, tam tersi daha da açığa çıkarmıştı.

 

Nitekim bir sonraki dâvet hiç gecikmeden gelmişti. Bakü, geçtiğimiz Ocak ayının sonunda hocamızı bekliyordu! Bu seferki dâvet programında bir de çok özel tören saklı idi: Azerbaycan Avrasya Uluslararası Araştırmalar Üniversitesi tarafından hocamıza fahrî doktora unvanı verilecekti.

 

Hocamız, bir şehre gittiklerinde önce o şehrin mânevî sahiplerini ziyaret ederler. Bakü’ye iner inmez -yine âdet olduğu üzere- Bakü’nün mânevî sahibinin huzuruna gidildi: Seyyid Yahya Şirvânî Hazretleri.

 

Halvetî yolunun Pîr-i Sânîsi Hz. Seyyid Yahya Şirvânî dünyayı şereflendirdiği 15. yüzyılda, bulunduğu toprakları mayalamış ve ömrünün son 40 yılını Bakü’de tüm dünyaya Halvetîlik tohumlarını saçarak geçirmiş bir ulu zattır. Yetiştirdiği evlâtların sayıca çokluğu ile nam salmış, Halvetîliğin, müntesibi en fazla olan yollardan biri olarak yayılmasını sağlamıştır.

 

O dönem Azerbaycan’da hüküm süren Şirvânî ailesinin hükümdarı Halilullah Han, Hazret’in mânevî feyzinden nasiplenmiş ve kendisine hürmetle bağlanmış önemli bir şahsiyet olarak tarih sahnesindeki yerini almış. Gelin görün ki Azerbaycan’da o dönemlerde hüküm süren mânevî iklim, ülkenin tarihsel geçmişindeki talihsizliklerle sonradan önemli kopuşlar yaşamış ve son olarak Sovyet işgalinin ortaya koyduğu dinsizlik anlayışı ile iyice zora girmiş. Hazret’in mayaladığı topraklardaki mirâsı koruma ve sahiplenme konusunda halk iyice zorlanmış.

 

***

 

Artık bağımsız bir Azerbaycan Cumhuriyeti var. Mânevî kimliğini bulma ve yayma özlemiyle dopdolu, dininin özünü anlama ve yaşama konusunda sabırsızca heyecanlı. Tüm bunlar, gittiği her noktada coşkulu kalabalıkların hocamızı neden bu kadar heyecanla kucakladıklarını öyle güzel açıklıyor ki…

 

Karşılarında Allah’a ve İslâm’a hizmet yolunda gerçek bir nefer varken ve duyabilene buram buram gül kokusu geliyorken, aksi ne mümkün….

The following two tabs change content below.

Emine Ebru

Orta halli, sıradan bir Türk ailesinin yine orta halli, sıradan çocuğu olarak yetişmiş bu fakir. Hayatının ilk 30 yılını gayretiyle dünyada mekan kurmaya harcamış; akıllı insan olmayı, hayırlı evlat olmayı, iyi okullarda okuyup kariyer yapmayı bir de kendini çocuklarına feda eden türden anneliği en ala hayat sanmış. Dünyayı kontrol edebileceğini sanmış, edemediğini gördüğü her anda da yaygarayı basmış. Sonra bir el öpmüş ve yıllarca kurduğu kumdan kaleleri yıkılıvermiş. Bütün kavramlar, bütün renkler, iyiler kötüler birbirine karışmış BİR olmuş. Artık varlık iddiasını yok etmeye, nefsine galip gelmeye ve aklı bu sefer gönlüyle bulmaya çalışıyor. Kul olmaya çalışıyor. Her an hata yapmaya devam ediyor, edeceğini de biliyor ama en azından niyetlerini ve tevbelerini temiz tutmaya çalışıyor.
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Yorum Yazın