Yazılar

Uzakdoğu’da Bir Zemzem Kuyusu

Çocukluğumda dünya bu kadar küçülmemişti; o yüzden daha da uzaktı herhalde Uzakdoğu… Ancak tarihin ve sosyolojinin genel geçer doğrular, bazı hayatlar için geçerli olmayabiliyor. Uzakdoğu’nun uzaklığı meselesi de, bizim ailemiz için başka bir anlam taşıyor.

Türkiye’nin iki büyük şehrinde yaşayıp yetişen annem ve babam, evliliklerinin ilk yılında, yurdun Doğu sayılabilecek bir şehrine, Gaziantep’e taşınmış ve hayatlarını orada kurmuşlar. Babamın bulduğu iş dolayısıyla verilen bu kararla, bizim ailemiz bir parça Doğu’ya yaklaşmış. Aslen Güneydoğu Anadolu Bölgesi olarak adlandırılan bu sıcak coğrafya, bu yeni kurulan ailenin, bir proje kapsamında Türkiye’de bir müddet çalışmak üzere Uzakdoğu’dan gelen bir başka aile ile tanışmasına vesile olmuş. Anneme ve babama göre yaşları daha ileri olan bu çift, Çinliymiş. Evimizde daha sonraki yıllarda “Changlar” olarak bahsedilen bu karı-koca ile Türkiye topraklarında gerçekleşen tanışmayla başlayan ilişki, mecburiyetler neticesinde aynı evin paylaşılmasına kadar ilerlemiş. Bu iki çift, o zamanlar, farklı büyüklüklerde yeteri kadar ev bulunmayan Gaziantep’te aynı evin farklı odaları ile tuvalet ve banyoyu aralarında paylaşmak suretiyle bir müddet birarada yaşamışlar. Ortaklaşa kullandıkları mutfak, farklı yemek anlayışlarının birarada var olduğu ve farklı araçların el değiştirdiği gerçek bir yaşama alanı olmuş. (Uzun yıllar çatal-kaşık çekmecemizde bulunan bambudan yapılmış Çin çubuklarının zarâfeti hâlen aklımdadır.) Aileye üçüncü üye olarak katılan ben, Ankara’daki doğumumun hemen ardından evlerine dönen annemle babamın kucağında “Changlar” ile karşılaşmış ve kendi evlâdı olamayan Chang Amca’nın titrek kollarında evimizin içine kadar sirâyet eden Uzakdoğu ile tanışmışım!

Daha sonraları “Milliyetçi Çin” olarak adlandırılan memleketlerinden gönderdikleri kart ve mektuplarla evimizin eski fotoğraf, mektup ve evrakların bulunduğu çekmece ve kutularını arada bir karıştırırken karşılaşır ve aile tarihimize dahil olan bu çiftin uzaklardan gönderdikleri fotoğraflarına bakarken bu tanışmanın sıradışı yanını düşünürdüm. Aynı ülkede, aynı şehirde ve hatta aynı mahallede bile değil, aynı evin içinde iki farklı yaşama kültürünü çok kısa bir süre için de olsa vâr etmiş bu iki çift, mensup oldukları kültürlerin farklı yanları mı yoksa ortak yanları üzerine mi bir farkındalık geliştirdiler? Birbirlerinin yaşayışlarında, davranışlarında ve muamelelerinde ne gördüler? “Öteki”ni mi, “ötedeki teki”ni mi?

***

Cemâlnur Hocamızdan son zamanlarda sıkça duyduğumuz bir kavram: Ötedeki teki… “Öteki” kavramının taşıdığı bütün dışlamayı ve negatifliği, yeni bir kavramsal proje ile gidermeyi amaçlıyor. Bu, kelimelerin taşıdıkları anlamı yeniden ve olumlu bir perspektifle tedâvi ederek düzeltme girişimi… Aslında zaten tasavvufî mânâda “öteki”, ontolojik olarak da ahlâken de var olamaz; zira hepimiz tek bir nefisten yaratıldık ve “bir”e âidiz. Muhakkak ki, birbirimizden farklıyız ama aynı “bir”den gelmek hasebiyle aynı varlığa mensubuz. Bu anlamda “ötedeki tek”, bizimle esâsen aynı özü taşıyan kardeşimizdir; “öteki” değil, “ötedeki tek”imizdir…

Şimdilerde Çin ve Çinliler, bizler için başka bir anlam taşıyor. 2011 senesinde Kenan Rifâî İslâm Araştırmaları Kürsüsü’nün kuruluşu için Pekin’e giden ve Türk Kadınları Kültür Derneği adına imza atan Cemâlnur Sargut’un, insanı “ötedeki teki” ile elele tutuşturup kaynaştıracak, onu yaradılış mayasındaki öze yönlendirerek önce kendisi, sonra da etrafı ile kalıcı bir şekilde barıştıracak olan İslâm tasavvufunu dünya çapında prestijli bir üniversite olan Pekin Üniversitesi’nin çatısı altında, hocasının vizyonu ve ism-i şerîfi ile akademik bir çerçevenin hizmetine emânet etmesiyle birlikte, yeni, büyük ve heyecanlı bir macera başlamış oluyor. Kürsünün kuruluşunu tâkiben dünyanın kendi sahalarında önde gelen profesörlerinden olan William Chittick ve Sachiko Murata, kürsüde bir yıl boyunca dersler verip daha sonra yerlerini İranlı profesör Gholamreza Aavani’ye bırakıyorlar. Bu hocaların hizmetleri ile kürsü, kurulduğu günden bugüne,  dünyanın en eski medeniyetlerinden biri olan, komünizmin ağırlığını hâlen taşıyan ve bu yüzden de özellikle Müslümanlar için dinî kısıtlamaların hâlen devam ettiği Çin’de âdetâ İslâm adına açılmış bir zemzem kuyusu gibi kutsal bir vazife görmüş bulunuyor.

2015 yılı bu seyirde, yeni ve önemli bir başka safhanın başlangıcıdır.  Nisan ayında Pekin Üniversitesi İleri Beşeri Bilimler Enstitüsü, Türk Kadınları Kültür Derneği ve Kerim Vakfı işbirliği ile Pekin’de düzenlenen “İslâm ve Çin Medeniyeti” başlıklı uluslararası sempozyum, İslâm ve Çin medeniyetlerinin buluştuğu zeminin Pekin Üniversitesi çatısı altında değerlendirilmesini sağlamış ve bu değerlendirme, özellikle Çin’in önemli entelektüellerinden olan Tu Weiming tarafından Çin kültürünün kendisine daha zengin bir bakış açısıyla bakması yönünde önemli bir gelişme olarak ifade edilmiştir ki, bu mülâhazanın özeti, Çin medeniyetinin kendi köklerine ancak İslâm tasavvufu ile ulaşabileceği ve ancak bu yolla kendini yeniden yapılandırarak yeni çağlara doğru bakabileceği anlamını taşımaktadır.

***

Aile tarihimizin bir parçası olan Chang Amca ve eşi ile hiç fotoğrafımız yok. Ancak onların doğup büyüdükleri coğrafyaya, bizim medeniyetimizin kaynağını oluşturan İslâm tasavvufunun daha sonra filizlenip boy verecek tohumundan yollamış olan Cemâlnur Hocamız ve Çinli arkadaşlarımızla sempozyum günü üniversite binasının önünde çektirdiğimiz fotoğrafla, onların akrabalarına, dostlarına ve bütün bir Çin medeniyetine gülümsüyoruz.

İslam ve Çin Medeniyeti: Sempozyuma Dâir…

 

Pekin Üniversitesi’nde yapılan İslâm ve Çin Medeniyeti Sempozyumu’na katılarak tebliğ sunan akademisyenler ile kısa röportajlar yaparak sempozyum ve düşündürdüklerine dâir görüşlerini ve değerlendirmelerini alma imkânı bulduk. Bu röportajları sizlerle paylaşıyoruz.

 

Tu Weiming (Çin/ Pekin Üniversitesi İleri Beşerî Bilimler Enstitüsü): 2001 senesinden beri medeniyetler arası diyalog konusuyla derinden bir ilişkim oldu. Hattâ İslâm ve Konfüçyüs diyaloğu ile ilgili ilk büyük toplantımızı Malezya’da, Kuala Lumpur’da 1995 senesinde yaptık. Fakat bundan önce Cambridge’de bir toplantı yapmıştık. Bunun Çin’de de sürdürülmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aslında Çin’deki Konfüçyüs ve İslâm diyaloğu, bundan 15-16 sene önce başladı. Ancak bu diyalog sadece mutlak bir gereklilik arzetmekle kalmıyor. Bu, sonunda inşaallah bir diyalog medeniyetini başlatacak bir harekettir. TÜRKKAD’ın Çin’de özellikle tasavvufî bir bakışaçısı taşıyan bir İslâmî Çalışmalar kürsüsü kurulması konusundaki katkılarıyla birlikte, şu anda burada dinin sadece yüzeysel bir incelemesi değil, derinlerdeki ruhu hakkında bir inceleme yapılması sözkonusu oluyor. Başlarda sadece sınırlı sayıda kişiye ulaşılabiliyordu fakat bu, yalnızca hoşgörü, birbirini kabul etme, saygı ve karşılıklı öğrenme anlamında değil, aynı zamanda karşılıklı atıflaşma (birbirine referans verme) anlamında da ileride daha da gelişecektir. Artık farklılıkların kutlanmasının zamanının geldiğini düşünüyorum. Farklılık, âhenk için bir önşarttır. Yüzeyde benim için çok büyük farklılık arz eden bir şeyi anlamaya çalışmak anlamına gelen İslâm dinini öğrenmek, benim kendi Konfüçyüs geleneğimi daha geniş bir bağlamda anlamama yarayan bir tecrübe oluyor.

 

Çin’de Çince konuşan Müslümanlar olan Hui’ler var. Bundan başka sadece Çince konuşan değil, Çince konuşmayan Müslümanlar da var; örneğin Şincan’daki Uygurlar… Ama bundan da büyük olan İslâm dünyası var.  Bazı klasik Çinli Müslüman düşünürler, ikili bir süreç kullanmışlardır. Önce, Çinli bir entelektüel topluluğa, Çin elitine İslâm’ı tanıtıyorlardı. Yani Müslümanların sadece yaşayışlarını değil, Çin kültürünün bir parçası olarak onların dinî anlayışlarını da anlamaya çalışıyorlardı. Daha sonra da Çin’i daha büyük kitlelere, İslâm dünyasına tanıtmaya çalıştılar. 18. yüzyılda bu çabanın kıymeti çok iyi anlaşılmamış olsa da, şu anda 19. yüzyıldan önce ve 18. yüzyılda yapılanların önemi daha iyi anlaşılmaya başlanmıştır. Şimdi ise Budizm, Konfüçyüsçülük ve Taoizm hakkındaki felsefî ve mânevî tefekkürün canlanmasıyla ve bunlara İslâm ve Hristiyanlık’ın da eklenmesiyle birlikte bu beş din, Çin’in kendisini anlamasında oldukça merkezî bir hâl aldı. Sonuç olarak bu katkı, gerçekten takdire şâyân.

 

Gholamreza Aavani (İran/ Pekin Üniversitesi Kenan Rifâî İslâm Araştırmaları Kürsüsü Eski Öğretim Üyesi): Çok iyi bir konferans oldu. Çok iyi ve çok gerekliydi çünkü bugün İslâm ve diğer medeniyetlerin diyaloğuna çok ihtiyacımız var. Tabiî ki Çin çok önemli. Çünkü hem Çin çok büyük bir medeniyet ve geleneksel olarak İslâm’la çok iyi ilişkileri olmuş hem de burada yaşayan çok sayıda müslüman var. Burada kendilerince bir hayat kurup yaşamlarına devam etmek istiyorlar. (…) Bu iki gün boyunca konunun târihî, kültürel, siyâsî, etnik vb. boyutları hakkında hârika tebliğler sunuldu ve çok iyi tartışmalar yapıldı. İki ya da üç oturum sonunda bir saati aşan tartışmalar yapıldı ve katılımcılar ve dinleyiciler akademisyen oldukları için çok hareketli ve güzeldi. İyi sonuçlar çıkarıldığını düşünüyorum. Eğer bu tebliğler yayınlanabilirse çok iyi bir hizmet olur ve ümit ediyorum, başka açılardan da fayda sağlanabilmesi için gelecekte de bu çalışmalar devam eder.

 

Şu an müslümanlar için önemli olan, gerçek İslâm’ın tanıtılmasıdır. Tabiî ki İslâm çok eski bir din. Fakat bizler yeni bir çağdayız ve her şey çok değişti. İslâm’ı olduğu gibi tanıtmalıyız. İslâm bugün çok gereklidir. Bu herkesi müslüman yapmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Bu mümkün değil. Bu tüm lisanları tek bir dil haline getirmek gibi bir şey… Çünkü bu dünyada sadece Allah birdir. İki tane Tanrı yoktur. Fakat bu dünya çokluklar dünyasıdır. Birçok dil, renk ve çeşit var. Varlığın güzelliği buradadır; çoklukta… Dinlerin çokluğu sözkonusudur, fakat “dikey” bir İslâm var: “el-İslam”. Bu Allah indindeki dindir, bizim indimizdeki değil…. Bu, Peygamber tarafından tebliğ edilmiştir. Allah indindeki din bizim indimizdeki dinden farklıdır. Bizim atalarımızın farklı inançları oldu, onlar çok büyük insanlardı. Fakat büyük insanların büyük hatâları olur. Biz hatâları tekrar etmemeliyiz. Meselâ tekfîr (bir kimsenin kâfir olduğuna hükmetme) . İslâm’da tekfîr yoktur. (…) İslâm herkesin müslüman olmasını beklemez. Bu mümkün değil. (…) Kur’an’da tüm peygamberlere iman şarttır. Bu yüzden İslâm’a göre tüm dinler barış içinde yaşar. (…) İslâm kadar diğer dinlere hoşgörülü başka bir medeniyet bulamazsınız.

 

Kristian Petersen (Amerika Birleşik Devletleri): Bu diyalogların olmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi Çin’de İslâm lâyık olduğu şekilde araştırılmamış. Bugün Çin’de 20 ilâ 30 milyon müslüman yaşıyor. Bu birçok Ortadoğu ülkesi nüfusundan fazla. Çin’de ne olup bittiğiyle ilgilenmemek, İslâm hakkında sadece Ortadoğu perspektifinden bir fikir geliştirmek anlamına gelir. Çin’de ne olduğunu göstermenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu tip konferanslar beynelmilel akademisyenleri diyalog için biraraya getirmesi açısından çok güzel. Çok değerli olduğunu düşünüyorum.

 

Muhammed Hassan Khalil (Amerika Birleşik Devletleri): Çok güzel bir konferans olduğunu düşünüyorum. Biliyorsunuz, insanlar, Çinli müslümanlar ya da Çin’de İslâm hakkında pek düşünmüyorlar. Burada Çin’de zengin bir İslâm tarihi ve zengin bir müslüman topluluğu olduğunu görüyoruz. “Medeniyetler çatışması” kavramı hakkında söylenenleri biliyorsunuzdur. Dünya hakkında basit bir yaklaşım olan “siyah ya da beyaz” görüşü ile mücadele edebilmek için bu tür programlara ihtiyacımız var. Sonuçta çok güzel bir konferans oldu.

 

Osman Nuri Küçük (Türkiye): Öncelikle bu konferans köklü iki medeniyetin birbirlerini daha yakından tanıması, birbirlerini daha yakından görmesi, gelecekte uzlaşı zeminlerine zemin hazırlaması bakımından önemli bir girişim. Çin tabiî doğunun medeniyet kuşaklarından, kavşaklarından birisi. Kadim bir gelenek. Bunun özellikle bizim kültürümüzde, İslâm tasavvufuyla derinden alâkası, yakından bağlantısı var. M.Ö. 2000`li yıllarda yaşamış olan Lao Tzu`nun İbni Arabî ile yapılan mukayeseli çalışmalarda hemen hemen aynı şeyleri farklı kelimelerle söyledikleri, “rivâyet muhtelif, amma mânâ bir” dedikleri türden yaklaşımların ortaya çıktığını görüyoruz. Bu anlamda, özellikle günümüzde medeniyetler çatışmasından söz edilen bir ortamda bu çatışmanın en ciddi sac ayaklarından birisini medeniyetlerin birbirini tanımamasının oluşturduğunu ve bu tanımamazlıktan kaynaklanan kültürel farklılıkların daha sonra gönül düşmanlıklarını ve peşinden siyasal ve kültürel farklılıkları getirdiğini görüyoruz. Meşhur bir söz var bildiğiniz gibi: “İnsan bilmediğinin, tanımadığının düşmanıdır.” Kültürler arasındaki bu uzlaşının ilk yolu kültürlerin birbirlerini tanıması. O yüzden yine bu topraklara ait olan, Çin medeniyetine ait olan Konfüçyüs’e sorulur, “Üstad, eğer imkânınız olsa neyi düzeltirdiniz?” diye. Müridleri, öğrencileri, etrafındaki insanlar daha iddialı cümleler beklerken, Konfüçyüs’ün söylediği şu olur: “Dili, lisanı düzeltirim.” “Neden?” diye sorduklarında, Konfüçyüs şu cevabı verir: “Eğer lisan doğru konuşulmaz ise, bir nesil yaşadıklarını diğer nesle doğru aktaramaz ve insanlar arasında karmaşa yaşanır.”

 

Bugün üçüncü dünya ülkeleri diye nitelenen ülkeler arasında da (belki ekonomik olarak gelişmiş ülkeler arasında da) en temel sorunun “kavram kargaşası” denilen sorun olduğunu söyleyebiliriz. Yani, insanlar arasında yeterince iletişim kurulamıyor. Dile dayalı iletişim bile kurulamıyor ki, mistik geleneklerde bunun daha ötesinde bir iletişim türünden daha bahsedilir. Bu, gönüle dayalı iletişim türüdür. Hz. Mevlânâ bunun, yani gönül dilinin, sadece işaret dilini, yazı dilini ve beden dilini kullanan normal iletişime göre binlerce kat daha güçlü olduğunu söyler. Dolayısıyla, bu sempozyumun bu gönül diline atılan önemli bir zemin ve tuğla olduğu, önemli bir sac ayağı oluşturduğu kanaatindeyim. İnşaallah bu sac ayağı ve bu zemin, ileride yapılacak başka çalışmalarla gelişerek, serpilerek devam eder. (…)

 

Semih Ceyhan (Türkiye): 2006 yılından itibaren TÜRKKAD’ın düzenlemiş olduğu başarılı organizasyonlardan bir yenisine daha şâhit olduk, Türkiye’den oldukça uzak bir ülke olan Çin’de… Tabiî bu başarının arkasında, Pekin Üniversitesi’ne bağlı başında Profesör Tu Weiming’in olduğu İleri Beşerî Bilimler Enstitüsü’nün (IAHS) de katkılarını göz ardı etmemek lâzım. Organizasyon çok başarılıydı. Bu sebeple bütün TÜRKKAD mensuplarına ve Pekin Üniversitesi’nden bu organizasyonda emeği geçen bütün yetkililere teşekkür etmeyi bir borç telâkki ederim.

 

Her aşamada -sempozyumun öncesinde, hazırlık aşamasında, sempozyum süresince ve sempozyum sonrasındaki aktivitelerde- herkes elinden geldiğince çok yakın bir ilgi gösterdi. Tabiî bu bir konu olarak, İngilizce’de “Comparative Studies” dediğimiz yani İslâm ve Çin medeniyetlerinin karşılaştırmasını esas alan bir alan. Çok geniş bir alan. Başka teşkilâtlar da bildiğim kadarıyla Türkiye’de buna dâir başka organizasyonlar yaptılar. Bu sempozyumu bir altyapı çalışması olarak değerlendirmek lâzım. Sempozyum olarak bırakmamak lâzım. Bunun üzerine bir şeyler inşâ etmenin gerekli olduğu kanaatindeyim. (…). Bu Çin’de gerçekleştirilmiş bir organizasyon. Belki bunun bir ayağı da, -Türkiye’deki ilgililerin, gerek akademik çevrelerden gerekse de ilgili kesimin ilgisini çekecek şekilde, yine aynı başlıkta da olabilir farklı bir başlıkta da olabilir- yine İslâm ve Çin medeniyetlerini karşılaştırıcı, Türk halkınının bilgilendirilmesine, aydınlatılmasına yönelik bir faaliyet olarak gerçekleştirilebilir. Böylelikle, İslâm ve Çin arasında, tasavvuf ve irfan temelinde bir köprü oluşturulmaya çalışılabilir. Tasavvufî İslâm anlayışının, irfan anlayışının  çok önemli bir motor güç olduğu kanaatindeyim. Bunun üzerinde çok durmak lâzım. Buradan bir açılım sağlamak lâzım. (…)

 

  1. asırda Çin Tasavvufu yani Çinlilerin ortaya koyduğu tasavvuf literatürüne baktığımızda, bizim de, yani Türk insanının da yakından tanıdığı Abdurrahman Câmî gibi, onun Leva’ih’i gibi eserler tercüme ediliyor. Yani, ortak noktalarımız var. (…) Yani Tasavvuf tarihi açısından, İslâm Tarihi açısından bu ortak noktalar üzerinde daha fazla durmak lâzım. Meselâ bu konuda yayın faaliyetleri de yapılabilir. TÜRKKAD’ın yayın faaliyetleri de var; bu çerçevede meselâ Tu Weiming’in, Sachiko Murata’nın ve William Chittick’in hazırladıkları, “Liu Zhi” üzerine bir İngilizce kitap var. “Liu Zhi” 17. asırda Çince’de tasavvuf üzerine çok önemli eserler üretmiş bir sûfîdir. Tu Weiming, William Chittick, Sachiko Murata’nın hazırladığı bu İngilizce eser Türkçeye kazandırılabilir. Bunun dışında yine Murata’nın “The Tao of İslam” eseri tercüme edilebilir. Yani bu yayın faaliyetleri genişletilebilir. Şunu söylemek istiyorum, İslâm ve Çin medeniyeti arasındaki bizim en ortak bağlantı noktamız olan sûfî İslâm anlayışı üzerinden, o irfânî anlayıştaki o sinir uçlarına dokunarak bunu geliştirmek lâzım. Bu daha sonra yavaş yavaş gelişir. Bunu sahiplenen başka kurumlar da olabilir. İşte atölye çalışmalarına dönebilir, daha akademik faaliyetlere de dönebilir, popüler faaliyetlere de dönebilir… Böylelikle, yani biz şu gerçeği gayet iyi biliyoruz ki, İslâm’ın gerek Batı’da gerek Doğu’da intişârında, yayılmasında sûfîlerin çok büyük bir önemi, rolü olmuştur. Bu rolü dâimâ gündeme getirmek lâzım. İnşaallah yakın ve uzak vâdede -Çin’de olur, başka topraklarda olur, Afrika’yı önemsemek lâzım mesela… Afrika çok münbit alandır. Çok ihmal edilmiş bir alandır. Yani aynı Uzakdoğu gibi… Onun üzerine de çeşitli faaliyetler yapılabilir. Yani inşaallah bunların çok bereketli sonuçlar doğuracağı kanaatindeyim. Bunun için gönülle, muhabbetle, vicdanla, ciddiyetle bu işlerin üzerine eğilmek lâzım. Muhakkak sonuç verecektir. (…)

 

Ekrem Demirli (Türkiye): Doğrusu ilk kez bu tarz bir organizasyona şâhit oluyorum. Yani genellikle yurtdışına akademik toplantılara gidiyoruz fakat Türkiye’den bir kurumun yurtdışındaki bir kurumla irtibatlı olarak organize ettiği böyle bir konferansa ilk kez katılmış oluyoruz. Muhtemelen Türkiye için de nâdir örneklerden birisi olabilir; kendi alanımızla ilgili söylüyorum. Bu bakımdan ilk başta bazı endişelerim vardı doğrusu, ancak organizasyon çok güzel oldu, çok başarılı yapıldı.  (…)

 

Şunu açıkça ifade etmek lâzım: Bence akademik düzeyi çok yüksek bir toplantı oldu. Gerek Türkiye’den ve Amerika’dan, yurtdışından gelen hocalar, gerek Çin’den katılanlar bence çok güzel konuşmalar yaptılar, çok iyi değerlendirmeler yaptılar. Bir konu bütünlüğü oluştu. İlk kez Türkiye ve Çin arasında ya da İslâm ve Çin arasında ilk kez bu tür bir karşılaştırma yapıldı. Bu çok önemli bir şeydir. Yani bir şeyin ilk olması ve bu seviyede yapılması, gerçekten büyük bir başarıdır. Bu bakımdan bence –şahsen kendi adıma söyleyeyim- beklentimin çok üzerinde bir toplantı oldu. Bunu açık yüreklilikle söylemek istiyorum. Muhtemelen Türkiye’de de bu kanaatimi paylaşacağım. Bu açıdan TÜRKKAD yetkililerini –başta Cemâlnur Hanım olmak üzere- bütün arkadaşlarımızı tebrik ediyorum. Çok başarılı bir iş yaptılar. Katılan bilim adamlarını, tebliğcileri tebrik ediyorum; çok başarılı bir çalışma yaptılar. Bu, tabiî çok önemli bir başlangıç noktası; bunun arkasının gelmesi çok önemli… Gerçekten Çin’de Pekin Üniversitesi’ne bir birim açmak kolay bir şey değil tabiî. Bunun arkasının gelmesi lâzım. Kayıtlara geçmesi açısından, birkaç hususa değinmek istiyorum. Birincisi, burada görev alacak hocaların, burada çalışma yapacak kişilerin çok iyi planlanması, çok iyi hazırlanması gerekiyor. Büyük emeklerle bir şey yapılıyorsa bunun verimli olması açısından bu çok önemli bir sorun gibi geliyor bana. Hepimize bir görev düşüyor. (…)

 

İllâ Edeb

Aslî olarak bir hâl ilmi olması sebebiyle tasavvufun akademik tahsili çok tartışılan bir konu olagelmiştir. Mânevî bir ilim olmakla beraber, 14 asırlık tarihi boyunca farklı alanlarda kültürel izler bırakmıştır. Edebiyattan güzel sanatlara, sosyal bilimlerden siyasete, hatta temelde ayrı olmakla beraber felsefe ve düşünce tarihinde İslâm coğrafyası başta olmak üzere dolaylı da olsa tüm dünyada etkileri izlenebilir. Bu yönüyle tasavvufun akademik çalışmalara konu olması şarttır. Sanatın, sosyolojinin, edebiyatın, siyasetin, felsefenin, gastronominin, hatta pozitif bilimin istifâde edeceği yönleri vardır.

Hz. Muhyiddin İbni Arabî’nin vahdet hakkında açıklamalarının fiziğin aradığı tümleşik evren teorisinin bulunmasında büyük katkılarda bulunacağına inanıyorum. Fütûhat’ında bahsettiği birçok kavramın, kuvvetli hayalgücüne sahip birinin fantezilerinden ziyâde, algısı bize göre üst perdelerde olan birinin müşâhedeleri olduğunu görmeye başladığımız ilginç zamanlardayız. Ya da aslı Hz. Peygamber’in sünnetiyle başlayan yeme-içme ile ilgili birçok tavsiyenin insan fizyolojisinde neden olduğu olumlu değişimleri tıp ilmi ya da benzer disiplinler deneysel olarak ispat etmekte. Örneğin orucun ya da az yemenin beyindeki olumlu etkileri artık genel kabul görmeye başladı. Hatta ismi oruç olarak anılmasa da oruca çok benzer perhizlerin sağlık ve zihinsel huzur için uygulanmaya başladığını görüyoruz. Bu konularla yakından ilgilenen bir arkadaşım geçenlerde 8/16 diyetinden bahsediyordu: Günde sadece 8 saat yiyip 16 saat hiçbir şey yemeyerek zihin ve beden üzerinde olumlu etkilerin elde edildiği görülmüş. Tasavvufun sunduğu tüm bu bilgilerin günümüz bilimi ışığında tekrar tekrar incelenmesinden büyük faydalar elde edileceğine inanıyorum.

Esas konusu eğitim olan bu ilim, özüne lâyık şekilde incelenirse, hem ilmin sahibi sultanlara hürmette kusurdan kaçınılmış, hem de ilmi tahsil eden kişi tasavvuf hazinesinden daha verimli şekilde faydalanabilmiş olur.

Cemâlnur Hocam, dünyada akademik bir ilk olan Kenan Rifâî Kürsüsü’nü Kuzel Karolayna Üniversitesi’nde açmadan önce üniversite yönetimiyle çok önemli bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmanın belki de en temel, en önemli maddesi, kendilerinin ismini taşıyan kürsüde görev alacak hocanın yaşayışının tasavvuf esaslarıyla uyum içinde olmasıydı. Görev yapacak profesör hangi konuyu incelerse incelesin, bir efendi evlâdından beklenen şeyler kendisinden beklenecekti. Aynı şart, Pekin Üniversitesi’nde kurulan İslâm kürsüsü için de geçerli oldu.

Bunları söyledikten sonra merhum Meşkûre Annemizin bir toplantıda profesörlere “İmansız ilim insanı ahlâksızlığa götürür!” deyişi geldi hatırıma. Öyle ya, tasavvuf olsun, diğer alanlar olsun, ilmin mutlak amacı kendimizi tanımak, Rabbimizi bilmek ve nihayetinde edebe yaklaşmak olmalı. En azından tasavvufun, akademik olarak çalışılmasında dahî olsa, asgarî şart yine edeb olmalı.

Tasavvuf, bir mürşid-i kâmilin bir ayağını İslâm şeriatında sâbitleyerek, diğer ayağıyla öğretisini zaman ve mekâna uyarladığı ve kalbî aynasında talebesine kendi hakîkatini gösterdiği bir ilimdir. Bu yönüyle hiçbir zaman mürşid olmadan kitaplardan okunan ya da üniversitelerde tahsil edilebilen bir ilim olmayacaktır. Fakat yazının başında belirttiğim konulara tutacağı ışıktan istifâde etmek, akademik anlamda mümkündür ve çok gereklidir.

Bu ilmin akademik anlamda dahî olsa lâyığını verebilmek, ondan en güzel şekilde faydalanabilmek için yine de bir hâl ilmi olduğu akılda tutulmalıdır. Tasavvufun şiar edindiği asgarî edebi hâiz olunursa, onun etkilediği diğer bilimlerin akademik olarak çalışılması da o nisbette verimli olacaktır.

Her Şeyin Başı Eğitim

Geçenlerde sevgili Cemâlnur Öğretmenimin Almanya’daki bir konferansına katılma şerefine nâil olduk. Her yurtdışı konferansı sonrasında hissettiğim gibi, bu konferans esnâsında da yine tasavvufta eğitimin yerini, tasavvuf eğitiminin insan gelişimindeki yeri ve önemini, ve hattâ tasavvufun kültürler arasında bir köprü oluşturmadaki gerekliliğini yeniden idrak etmiş oldum.

 

Farklı ülkelerde tasavvuf konuşmanın gereği nedir derseniz, bence tam yerinde bir soru sormuş olursunuz.

 

Öncelikle başka ülkelerde bizim din ve dil kardeşlerimiz var. Gerek akademik, gerek turistik amaçlı seyahatlerimiz esnâsında bu kardeşlerimizin mâneviyata çok ihtiyaç duyduklarını gözlemlemekteyiz. Ben kendilerine ‘uzaktaki kardeşlerimiz’ diyorum. Uzaktaki kardeşlerimiz çoğu zaman göçmen sıfatı altında, bazen kendilerini çok ait hissetmeyerek, bazen de entegre olmuş bir biçimde kendi doğup büyüdükleri şehirlerden, alışık oldukları kültürlerden uzak yaşamaktalar. Bu uzakta yaşama işi kulağa ilk çalındığında hissettirdiğinden çok daha zor bir iştir. Çünkü uzakta yaşamak için göç etmiş olmak gerekir. Lesley Hazleton’ın ‘İlk Müslüman’ adlı kitabında Hz. Muhammed’den (sav) bahsederken dile getirdiği gibi “göçmenler kendilerini hep bir yetimhanenin içinde hissederler.” Gerçekten de göçmen hissiyatı esâsen böyledir. O kişi ki, göçmeyi tercih etmiş olmak ile gittiği yerde ne yiyeceğini, ne giyeceğini, ne söyleyeceğini, toplum tarafından kabul görüp görmeyeceğini bilmeden yola çıkar. O kişi ki uzun süreler, belki ebediyen sıla hasreti duyar; her nefes alışverişinde evine ait izler arar. O kişi ki muhakkak zaman zaman kendinden büyük bir güce sığınma ihtiyacı duyar. Ne bulunduğu yere ait hisseder, ne de geldiği yere… Bizim göçmen kardeşlerimiz de evlerinden, ezan sesinden ve tanıdık sohbetlerden uzak olmanın sonucu olarak mâneviyata müthiş bir özlem duymaktadırlar. Onlara geçici olarak bile olsa ‘ev’de hissedecekleri, hemcinslerine eşit mesâfede olup korkularını, endişelerini, sevinç ve hüzünlerini dile getirebilecekleri bir ortam sağlayabilmek ne güzel bir hizmet şeklidir ki, çok şükür, bizler bu güzelliklerin kıyısından köşesinden bir parçası olabiliyoruz.

 

Ayrıca İslâm’ın, Batı ve Doğu ülkelerinde, çoğunlukla televizyonlarda, taraf medya kurumlarının yorumlarıyla bir şiddet dini olarak tanıtıldığına sık sık üzülerek şâhit oluyoruz. Oysa bizler Amerika’da, Çin’de kurduğumuz tasavvuf ve İslâm kürsüleri aracılığı ile, Avrupa’da katılmaya çalıştığımız sempozyumlar, konferanslar sayesinde, İslâm’ın, bir şiddet dini olmak bir yana bir barış dini olduğunu insanlara anlatmaya çalışıyoruz. Bu aktiviteler kültürler arası köprü kurmakta, var olan diyalogları yumuşatmakta ve dahi pekiştirmekte fevkalâde önemli bir rol oynamaktadır.

 

Yine geçen hafta, Cemâlnur Öğretmenim konferansın ilk gününde İslâm’ın kapsayıcılığını anlatırken çok hoş bir dileğini paylaştı ve  şöyle dedi: “Bizim dinimiz, yani İslâm, Hristiyanlığı, Museviliği ve gelmiş geçmiş bütün dinleri kabul eder. Bu yüzden Türkiye’de ve diğer İslâm ülkelerinde çokça ‘Musa’, ‘İsa’, ‘İshak’ isimleri duyarsanız. Bu isimlerin Müslüman aileler tarafından çocuklarına verildiğine tanıklık edersiniz.” Sonra devam etti: “Benim dileğim, bir gün Hristiyan ve Musevi ailelerin de çocuklarına ‘Ahmet’, ‘Muhammed’ gibi isimleri vermekten çekinmemeleri – ve hattâ o isimleri mânâları sebebiyle çocuklarına vermek istemeleri…”  O an etrafıma baktığımda onlarca Alman katılımcı dostumuzun başını öne arkaya salladığını gördüm. Sanırım ve inşaallah mesajı almışlardı. Üstelik yüzlerinde zarif de bir gülümseme vardı.

 

İşte bu gibi yapıcı sohbetler, düşünce alışverişleri kültürler arası diyalogların gelişmesinde çok önemli rol oynamaktadır. Sanırım, bu çerçevede bizlere düşen görev de kendi dinimizi yakından ve en iyi şekilde tanımaya çalışıp sohbetlerde sözkonusu olan konuların birer yaşayan örneği olmaya gayret etmektir.

 

Eklemeden geçemeyeceğim, Türkiye’de olan dostlarımız için hârika bir sertifika programı başlatıldı tasavvuf üzerine. Bence imkânı olan dostlar için kesinlikle kaçırılmaz bir fırsat! Bu programa yazılmalarını ve hattâ dostlarını yönlendirmelerini ısrarla tavsiye ederim.

 

Allah hepimize kendisine giden yolda kendimizi geliştirmek üzere eğitim ve öğretim imkânı sunmaya devam etsin inşaallah.

 

Ana’dolu Hakkı

Geçen gün biraz yürümek istedim. Çocuk parkının önünden geçerken duyduğum bir nidâyla sarsıldım. Oradaki küçük çocuklardan biri anladığım kadarıyla dönen ve üstü kapalı olan bir kaydıraktan kayıyordu. Belki korkuyla karışık duyduğu o heyecanla kendini aşağı doğru bırakırken öyle bir “Allaaah” diye bağırdı ki, söyleyişini, sesini kalbimde zevkle tekrar tekrar dinlemek istedim. Öyle hâlisâne bir “Allaaah” nidasıydı ki bu! O küçücük yaşında ne “annee” ne de “babaa” diyerek değil, “Allaaah” nidâsıyla kaydıraktan kaymıştı.

 

O çocuk evinde annesinden, babasından, çevresinde büyüklerinden, arkadaşlarından Allah sözünü duya duya, kaydıraktan kayış heyecanında bile “Allah” demişti. Türk ve Müslüman bir ülkede doğmak, Anadolu’da yaşamak gerçekten çok büyük bir lûtuf. Hele “Allah” diyebilmek… Cemâlnur Hocam, Allah bizi anmasa, ismini anmamıza izin vermese biz “Allah” bile diyemeyiz, diyor ya hep… O çocuğun sesi de bana bunları hatırlattı. Minicik bedenden çıkan o yüce nidâyla, ezelden tanışık olduğu sevgilisini, her şeyini, var edenini hatırlayıp sığınabilmiş, O’nun adıyla haykırabilmişti.
Biz ne güzel bir milletiz ki, çocuklarımız kaydıraktan kayarken bile “Allah!” diye atlayabiliyorlar. Bizler oynayacak kadar sevinsek de “Allah!” diye çığlık atabiliyoruz, ağlayacak kadar üzülsek, korksak da “Allah!” diye seslenebiliyoruz. Heyecanlandığımızda da “Allah Allah!” diyoruz, şaşırıp kaldığımızda da “Allah Allah!” diyoruz. Allah’a inanmıyorum diyenlerimiz bile konuşurken sık sık samimiyetle “Vallâhi” diyorlar. Dilimize de içimize de Allah lafzı öyle bir işlemiş ki, farkında olsak da olmasak da her gün defalarca Allah’ın adını anabiliyoruz. Bazen televizyonda en ilgisiz görünen insanların bile “kader, inşallah, nasip, hayırlısı, şükürler olsun” dediklerini gördükçe, hepsini, herkesi çok seviyorum.
Boşuna bu diyâra Anadolu dememişler. Gerçekten Anadolu ana dolu… Her yerde bir evliyâullah, bir büyük sultan bizlere hakîki analık yapmakta. Onların feyzi ve bereketi, farkında olsak da olmasak da hepimizi sarıp sarmalamış. Hepsi Allah’ın aşkını, ilmini, Hz. Peygamber’in mânâsını ana sütü gibi bize içirmek için dipdiri başımızdalar. Bu vatanda yaşamak gerçekten çok büyük bir nasip. Adımımızı atsak Dârende, Somuncu Baba… Sonra Ankara’da O’nun evlâdı, Hacı Bayrâm-ı Velî… Hemen sonra Konya’da Hz. Mevlânâ, Hz. Şems, Konevî Hazretleri hazırlar. Kars’ta Hz. Harakânî, Bursa’da Hz. Üftāde, Emir Sultan… İstanbul zaten anlatılamaz: İllâ Hz. Ken’ân!.. Nereye gitsek, nereye dönsek, kim olsak, bize anadan da öte bir şefkatle kucağını açan, bizi Hz. Peygamber’in mânâsına taşımak için o kucakta taşıyan bir sultan var. Şahâdet parmağı gibi, kalem gibi göğe uzanan minârelerimizde beş vakit okunan ezanlarımız var. O ezanları duyabilmenin ne demek olduğunu, Harakânî Hazretleri Sempozyumu için yurtdışından Kars’a gelen misâfirlerde seyretmiştim. Orada ezan sesini duydukça gözleri dolarak konuşamayan ve öylece başlarını omuzlarının içine çekip pür hürmet, pür aşkla ezanı dinleyen misafirlerimizi gördükten sonra, duyup da duymadığım ezanlar için her zaman utanıyorum.

Bu topraklarda yaşamanın zekâtı nedir, bilmiyorum… Ben Malatya’da yolda yürürken, Niyâzî Mısrî Hazretleri’nin hasretle bastığı yollara, İbnü’l Arabî’nin geçtiği yerlere değiyor olabileceğimi düşünüp seviniyorum. Biz Malatya’nın küçük bir mahallesiyken o kadar zengin, o kadar şanslıyız ki… Çocukların oynadığı oyun parkının adı bile “Somuncu Baba Parkı”.  Bizim Ali Abi çocuklarına hep peygamberlerin isimlerini vermiş, şimdi en küçüğün adını da Eyüp koydular. Karşı sokakta bir Muhammed İsa’mız var. İsmini ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. Ama şaşıracak ne var? Bizde İsa’lar, Musa’lar, Davut’lar, İbrâhim’ler, Yakup’lar, Yusuf’lar o kadar çok ki… Âmine, Emine’ler, Hatice’ler, Ayşe’ler, Fatma’lar, Ali’ler, Hasan ve Hüseyin’lerle doluyuz biz. Anadoluyuz biz. Askerine Mehmetçik, Muhammetçik denen bir milletiz biz. Şehitlik ve gāzilik aşkıyla, Allah’ın askeri gibi bir milletiz biz. Müslümanlığı en güzel yaşayan millet, Türk milletiyiz biz. Sanırım bunun zekâtı da kimseye özenmeden, kimliğimizi kaybetmeden, kendimiz olmak ve her konuda bütün dünyâya örnek hâlde yaşamak, bu maneviyâtı yansıtmak, taşımak olmalı. Dünyanın analık makāmı gibi olan Anadolu’da yaşamanın, Türk ve Müslüman olan bu milletin evlâdı olmanın zekâtını verebilmemiz niyâzıyla efendim…

İstanbul Günleri-6: Tavuk Pazarı ve Edep

Tavukpazarı, Sâmiha Ayverdi’nin “İstanbul Geceleri” kitabını takip edererek ilerlediğimiz yazı dizimizde bu ay ziyaret ettiğimiz semt.

Her zamanki duâmızla yola çıkalım: O’nun fikir kuşu bize yol göstersin; olursa kusurum şimdiden affolsun, yolumuz açık olsun.

*

Sâmiha Anne der ki: “İstanbul Geceleri’nin yapraklarını çevirenler arasında, karşıma bir sorgu, bir târiz (dokundurma) heykeli fırlayıp yolumu kesmek isteyecek ve – Sen ey kadın, neden dizdize, başbaşa olan İstanbul semtlerini bırakıp onları bir zincirin halkaları gibi sırasıyla dolaşmıyorsun da, canın neresini isterse oraya sapıyor, gönlün hangi tarafa kayarsa oraya sürükleniyorsun?… Doğru…Kimbilir bundan sonra da daha ne sıçramalar, ne atlamalar, ne mızıkçılıklar olacak… Hattâ şu anda bile, bir küçük esnaf, iş ve haşarat yatağı olan Tavukpazarı’nı koyup bir hasbihale (halleşme) kalkışmak da gene mızıkçılıktan başka bir şey değil ki…”

Herhalde ben de Mısır Çarşısı 78 numaraya gidip Tavukpazarı’nı sorunca benzer bir kafa karışıklığı yaratmışımdır. Mısır Çarşısı’nda birkaç nesildir hizmet veren, eski Türk el sanatlarını yaşatma arzusu ile porselen fincanlar, fincan takımları ve diğer objeler üretip satan bu dükkânı işletenler Sâmiha Anne’den feyz almışlar zamanında. Onlara tanıdıklar vâsıtası ile bu yazı için gönderilen ben, Tavukpazarı’nı sorunca eminim yadırgamışlardır. Doğrudur. Lâkin neden oraya gönderildiysem, neden Sâmiha Anne’nin gönül izinden İstanbul Geceleri’nin yapraklarındaki semtleri adımlıyorsam, işte bu âlem sahnesinde oynanan piyeste kendi üstüme düşeni yapmak için bu ay Tavukpazarı’nı arıyorum.  Onlar da, sağolsunlar, bana Tavukpazarı ile ilgili bildiklerini anlatıyorlar.

Bana sundukları sade kahvemi gayet süslü ama zarif fincanlarında içiyorum. 16.yy. Topkapı ve 19. yy. Dolmabahçe Sarayları tarzı altın varaklı renk ve süslemeleri olan fincan çeşitlerini inceliyorum. Formların ve desenlerin 19 yy.’a gelindiğinde nasıl o zamanın modası ile Avrupâî hâle geldiğini görebiliyorum. Gözüme açık mavi bir şekerlik ilişti. Çocukluğumuzda komşu teyzelerin kırılmasın diye dokunmaya korktuğumuz böyle şekerlikleri olurdu. Dişe yapışan şekerlerden kibarlık olarak bir tane alsak da komşu teyzenin ısrarlı ikramıyla daha çok alıp avucumuzu doldurmak ne büyük bir heyecan verirdi. Gerçekten bu dükkân, ürünleriyle geçmişi bugüne taşıyor sanki. Bu arada bana Sâmiha Anne’den anılarını da aktarıyorlar. Daha fazla oyalanmadan yola koyulmalıyım; internetten öğrendiğim Tavukpazarı Mısır Çarşısı’ndan Çarşıkapı’ya kadar olan kısım değilmiş. Çemberlitaş’a gitmek gerekiyor, Mısır Çarşısı’ndan epeyce yol var.

*

Çemberlitaş’a gelince Kubbealtı Akademisi’ni arkanıza Çemberlitaş Hamamı’nı sağınıza alıp sola doğru giderseniz, Tavukpazarı Sokağı’na ve Tavukpazarı olarak bilinen civarına ulaşıyorsunuz. Sâmiha Anne “Bu semt bir vakitler hanları, tonazları, barakaları, imâlâthâneleri, salaşları, bekâr odaları, hamal, esnaf ve esrar kahveleriyle şehre, bir yüzü faydalı olurken, diğer yüzü çıban gibi işler dururdu.” diye anlatmış.

Günümüzde Tavukpazarı’nda gördüğümüz takıcılar daha çok gümüş, biraz da altın işçiliği yapan bu dükkânların aralarında da kuyumculara ürünlerini sergilemek için vitrin malzemesi satan iş yerleri var. Beyazıt yönüne ilerleyince hafif elma kokulu iç avluda bir duman bulutunun altında nargile içilen kahvehaneler buluyoruz; turistik ve derli toplular. Sâmiha Anne’nin anlattığı salaş kahvelere benzemiyorlar. Sanki o zamandan bu zamana derlenmiş, toparlanmış, temizlenmiş bu Tavukpazarı semti. Artık İstanbul ağacının döktüğü kurtlu meyve değil gibi.

*

Gelmişken civardaki târihî yapıları da öğrenelim. Tavukpazarı ile Çemberlitaş çok yakın, sanki içiçe. Çemberlitaş sütunu Bizans imparatoru Konstantin tarafından Roma‘daki Apollon tapınağından söktürülerek buraya diktirilmiş. Büyük yangınla zarar görmesinin ardından 17. yy’da demir çemberlerle sardırılarak sağlamlaştırılmış ve Çemberlitaş olarak anılmaya başlanmış. Başka bir yapı da Mimar Sinan tarafından yapılmış olan Çemberlitaş Hamamı; bugün hâlâ işletilmekte. Hamamın karşısında Köprülü Mehmed Paşa Camii, medresesi ve türbesi, yanında Vezir Hanı, eski Dâr’ül-fünun binası, civârında ise Sultan II. Mahmud Türbesi ve haziresi, Köprülü Kütüphanesi, Atik Ali Paşa Camii, medresesi ve Ali Baba Türbesi bulunmakta. Ayrıca Nuriosmaniye Camii’ne ve Kapalı Çarşı’ya da Tavukpazarı mevkiinden kolayca erişilebiliyor.

Tavukpazarı’ndan ayrılırken Mısır Çarşısı’ndaki dükkânda bana aktarılan bir Sâmiha Anne anısı geldi aklıma: “Sâmiha Anne, Tavukpazarı’ndan Kubbealtı’na doğru yürürken -her zamanki gibi döpiyesi, beyaz yakasıyla; Kolunda da çantası- “aynen bu lâfı biz duyduk” diyor anlatan, “A.. Sâmiha’ya bak, yoldan geçiyor, eteklerinden edep akıyor.”

Sâmiha Ayverdi onu anlatanların ağzından hep bir edeb âbidesi olarak tanıtılıyor. Cemâlnur Hoca “Sâmiha Ayverdi ile Sırra Yolculuk” kitabında “Benim hocamda gördüğüm ve kesinlikle çok etkilendiğim bir husus da onun edebidir… Sâmiha Ayverdi Allah’la olan irtibâtını öylesine bize aksettirdi ki O’nun halkı Hak görerek onlara muâmelesinden örnek aldık. Burada halkı Hak görüşü, yani yaradılmış her varlıkta Allah’ın hakkını idrak edişi, sanki Hakk’la muâmele edermişcesine yaradılmışla konuşuşu, insanın edebinde en yüksek seviyedir” der.

Sâmiha Ayverdi’nin edeble ilgili yazdıklarına bakınca ise hocası Kenan Rifâî’yi buluyoruz. Kimbilir belki de edebiyle bizleri hocasına yönlendiriyordur. “Kenan Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” kitabında Sâmiha Anne şöyle demişler:

“Kenan Rifâî bir bakıma tasavvufu, ‘Her hâl ve vakt ü mahalde edeptir.’ diye alıyor. Ve ‘Tasavvuf güzel ahlâktır, güzel ahlâk ise edeptir, edep ise Hak’tan başka bir şey görmemektir.’ diyor.

“O ‘Her zerrede bir nur, her katrede bir zuhur vardır’ diye şu âlem içre ne varsa hepsi ile muâmelesini Hakk’la muâmele biliyor, her şeyi Hak diye yüceltiyor, şereflendiriyor ve seviyor. Seviyor! Bizce üstünde en çok durulacak nokta budur ki şu sûretle Kenan Rifâî, Allah sevgisini soyutluktan kurtararak, somut dünyaya mahlûkata getirmiş, yani başka bir deyişle kuvveden (düşünceden) fiile intikal ettirebilmiştir.”

Edebimizi ve sevgimizi arttırmak dileğiyle, İlâhiyât-ı Ken’an’dan şu dizelerle bitirelim:

Ten-i âdemdeki can bil ki edepdir,

Dil ü çeşm-i beşerin nûru edeptir.

 

Edebi olmayan âdem, değil âdem

Ayıran âdemi hayvandan edepdir.

Her Nefes Dergisi 68. Sayı Mayıs 2015 (İslâm ve Çin Medeniyeti / Tasavvufa Giriş Eğitim Programı)

Dergiyi İndir
Editörden – Yosun Mater
Sohbetler – Ken’an Rifâî
Kalıpları Kırmak – Emine Ebru
İslâmın Güleryüzü – Asuman Sargut Kulaksız
Ken’ân Rifâî İslâm Çalışmaları Kürsüsü ve İslam ve Çin Medeniyeti – Elif Erhan
Uzakdoğu’da Bir Zemzem Kuyusu – Melike Türkan Bağlı
İslam ve Çin Medeniyeti: Sempozyuma Dâir…
İllâ Edeb – Hüseyin Gökhan
Her Şeyin Başı Eğitim – Sesil Pir
Ana’dolu Hakkı – Elif Hilâl Doğan
İstanbul Günleri 6: Tavuk Pazarı ve Edep – Elif Dinler
Nefes Alan Târifler – Selâmiçeşmeli Yâkûbî Baba