İslâm ve Kadın

On iki gündür yoldayım. İtiraf etmeliyim seyahate çıkarken bu ayın konusunu nasıl işleyeceğim diye endişe doluydum. Zirâ, söz Sâmiha Ayverdi gibi bir büyüğe gelince, kalemin ucu kırılıyor. İnsan dört defa düşünüp bir defa söylemek istiyor…

 

Ülkemizde yaşanan acı kadın cinâyetlerine bir yenisi eklendi. Gazeteler günlerce konuyu ele aldılar. Sosyal medya paylaşımların ardı arkası kesilmedi. Ben bu süreç içinde okyanusların ötesinde çok uzaklarda bir yerlerde, iş peşindeydim. Haber ile karşılaştığım o gece, Türkiye’de ertesi sabah olmuştu bile… Benimse artık uyumam mümkün değildi. Duâya oturdum, düşündüm, söyledim, biraz daha düşündüm.

 

Bir yanım isyan, bir yanım umut doluydu âdetâ.

Bir taraftan, bizler İslâm’ı en doğru hâli ile anlamaya, yaşamaya gayret ederken, bir insan cinâyetinin sebep ve sonuçlarının kültürel ve eğitimsel sebeplerden çok bir dine mensûbiyetebağlanmasına, insanların konuyu tartışırken birbirlerine hitaptarzlarına  ve kişisel görüşlerdeki kısıtlılığa, sığlığa isyan halindeydi kalbim. ‘Biz kimiz? Kim bu insanlar?’ diyen ateşten bir ses vardı içimde. Sanki sokağa çıkıp bağırsam, okyanusun üstünden sesim duyulacaktı İstanbul semâlarında… Diğer yandan da, ‘herşeyin bir sebebi var’, ‘bu da yeniliklere vesile olacak’, ‘insanlarla empati kur’, ‘onların eğitim imkânlarını genişletmek için çalış’ gibi olgun, makul ve umut dolu ikazlar büyümekteydi içimde.

 

İşte tam o araf halindeyken aklıma Sâmiha Anne’nin okumuş olduğum bütün kitaplarının yanı sıra, beni kalbimden en çok vurmuş olanbir mektubu geldi. Şöyle diyordu o mektubun bir kısmında:

 

Bugün İslâm’ın öyle yüz üstü bırakılmış meseleleri vardır ki asırlardır bu ana prensipler, kasıtlı veya gâfil ellerde ihmâl edilmek yüzünden dinin ruhuna onulması müşkül yaralar açmış bulunuyor.

Meselâ zekât müessesesi hemen hemen unutulmuş gibidir. İslâm’ın esas şartlarından biri olan çeşitli şahsî içtihadlar ile enine boyuna tefsîr ve kabul edilmek sûretiyle âdetâ dinî vecibeler arasından silinmiştir. Öyle ki, kimine göre sadaka vermekle işin içinden çıkılmaktadır.

 

Hac da bir başka hazîn manzara arz eylemektedir. Bulunduğu şehir, kasaba veya köyde, hacca gitmediğinden dolayı kendisine yan baktırmamak için, tarlasını davarını satıp borç harç, gösteriş uğruna Hicaz’ın yolunu tutanlar olduğu gibi, varlıklılar ve dirlikliler arasında da gene eşe dosta gösteriş yapmak için sekiz on defa Hacca gidenler vardır. Ama daha da hazîni hac farîzasını ticarete hattâ kaçakçılığa vesîle edenlerin yekûnu da haylice kabarıktır.

 

Birkaç kere hac, maddî-manevî muayyen şartları haîz olanlara farzdır. Sonra da farîza-i haccın esas sebeplerinin en mühimi, çeşitli İslâm milletleri arasında, beşerî ve ilâhî bir irtibat ve alışverişe vesile olacak umûmî bir müşâvere zemini hazırlamak, bu sûretle de İslâm âlemine birlik ve uyanmak imkân ve yollarını açmaktır.

 

Makine mühendisi olan dürüst ve ahlâk sahibi bir dostumdan

dinlediğim şu vâkıa, dindar geçinen bir kısım Müslümanların zihniyetini belirtmesi bakımından anlatmaya değer ölçüde hazîn hatta elîm bir çehre arz eder.Şöyle ki, bahsettiğim zât, birkaç sene evvel işi icâbı Adana’da bulunurken oranın zenginlerinden iki hacı efendinin konuşmalarına şahid olmuş. İkisinin de ticarethâneleri varmış, fakat aralarındaki ticârî rekâbet yüzünden birbirlerine diş bilemekte imişler. Münakaşa sırasında biri diğerine: Sana öyle bir oyun oynayacağım ki batacak, on paraya muhtaç kalacaksın. Ama bu iş bana bir hacca patlayacak… demiş.

 

Zihniyetin dehşetini düşünebiliyor musunuz, evvelâ kulu mahvet sonra Allah’ı aldatmaya ve hac ile günah temizlemeye kalk.

Bu adamlar, kadınlarını tepeden tırnağa örtülü gezdirmelerine rağmen Müslümanlık vasfına hâiz sayılabilirler mi?”

 

Ne kadar öngörülü bir bakış açısı değil mi?

 

Bundan seneler evvel şahsına yapılan eleştiriler karşısında böyle zarif, güvenli, kapsamlı ve sağlam bir duruş sergileyen o yüce ruh, acaba şimdilerde İslâm dininin yalnızca şeklesıkıştırılmaya çalışıldığı gerçeğine şahitlik yapsa, olan bitene nasıl tepki verirdi diye düşünüyor; sorumun cevabınca iğneyi kendime batırmaya çalışıyordum.

 

Fizik biliminde ‘sarkaç’ın önemi büyüktür. Hiç duymamış olanlar için sarkaç, bir ipin bir ucuna bağlanan bir kütle ile oluşturulan düzenektir. Yerçekimi kuvveti ile dengeyi korumaya meyillidir. Aynı sebepten sarkacın ipi uzağa çekilip bırakılırsa, bir sağa bir sola hızla hareket eder – tâki dengeyi bulana kadar. Ve mutlaka zaman içinde dengeyi bulur.Ben içinden geçtiğimiz tarih olaylarının akışını bu sarkaç düzenine benzetirim hep. O veya bu sebepten amacından uzağa çekilen bir olayın veya meselenin, zaman içinde gündemden düşmesi ile öbür tarafa savrulduğunu görürüz. Bu bize mevzuların bir uçtan bir başka uca savrulduğu hissini verebilir – ki doğrudur da… Örneğin, bir sağ kazanır muhâlefeti, bir sol. Bir zengin öne çıkar, bir fakir. Bir şeriat baz alınır, bir mânâ. Böyle zamanlarda kendimize hatırlatmamız gereken esas,zamanlaherşeyin yeniden dengeyi bulacağı ve özüne kavuşacağı olmalıdır belkide.

 

Eve döndüğümde Sâmiha Anne’nin mektubunu yeniden okudum. O’nun İslâm ve kadın hakkındaki duruşunun bana ve bütün yol arkadaşlarıma örnek olmasını temenni ediyorum. Dilerim ki, kadın-erkek ayrımı yapmaksızın, her birimiz İslâm’ı yaşamanın en güzel örnekleri olma gayretimizden vazgeçmeyelim. Haksızlıklar karşısında zarâfet, ustalık, bilgi ve erdem ile gücümüz yettiğince sessiz kalmayalım. Dilerim ki, bir gün Sâmiha Ayverdi ve onun gibi üstadlarımızın bize bıraktığı o müthiş düşünce ve kültür hazineleri bir bir ortaya çıkarılsın ve baş tâcı edilsin. Biz ve çocuklarımız da yeri geldikçe kabımız elverdiğince kendilerinden faydalanabilelim. Muhabbet ile…

 

The following two tabs change content below.

Sesil Pir

İstanbul Türkiye doğumlu. İnsan Kaynakları ve Endüstriyel Psikoloji uzmanı. İnsan Kaynakları bölüm yöneticiliği ve kendi kurduğu danışmanlık şirketinin ortaklığını yaparken aktif olarak organizasyonların, bireyler, takımlar ve liderler üzerinden gelişimine çalışmakta. Aşk'a aşık, lütuf bildiği her nefesin borcunu ödeme derdinde. Yirmi senedir uzak yaşadığı ülkesine dair en çok ezan sesini ve pastane kokusunu özlemekte. Ara ara, deniz kenarında bir yerlerde, en sevdiği hayvanlar olan fillere yakın, bol bol bezelye yiyerek yaşamayı hayal etmekte. İsviçre'nin Basel şehrinde ikamet etmekte. Evli, henüz çocuk sahibi değil.

Son Yazıları: Sesil Pir (Profiline git)

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Yorum Yazın