Hâlden Anlamak

Ramazan bereket, Ramazan paylaşmak… Ramazan lokmanı şükre katık ederek başkasına sunmak…

 

Her yıl olduğu gibi bu Ramazan da evimizi nurlandıracak misafirler diledim Allah’tan. Ve Allah etrafımdaki dostların yanısıra bir tane de uzaklardan, Bosna’dan gönderdi Ramazan nasibi. Birgün telefonum çaldı ve bir hafta süreyle İstanbul’u ziyaret edecek Bosnalı bir gence ev sahipliği yapıp yapamayacağımız soruldu. Ertesi gün ondokuz yaşında, orucunu –seferî olmasına rağmen- aksatmamakta kararlı, tertemiz bir genç çaldı kapımızı: Fadıl.

 

11 Temmuz 1995. Avrupa’nın orta yerinde, Srebrenica’da bir katliam yaşandı. Aynı gün içinde genç, yaşlı, çoluk çocuk demeden, yalnızca müslüman oldukları için yaklaşık 9000 kişiyi öldürdüler. 23 yaşındaydım. “Vah tüh”lerle karşılasam da nihayetinde benim için bir televizyon haberiydi Srebrenica. Ben neye üzülüyordum ki o zamanlar? Yüzümdeki sivilceye mi? Sınavımdaki düşük puana mı? Yoksa karşılık alamadığım aşkıma mı? Fadıl’ın annesi, kocasını Srebrenica’da şehit verirken henüz 21 yaşındaymış. Hayata sıfırdan başlarken kucağında bir yaşındaki oğlu ve eşinin aldığı şehâdet mertebesinin tesellisi varmış yalnızca.

 

Ken’an Rifâî Hazretleri’nin annesi Hatice Cenan Sultan, şu öğütle büyütmüşler oğullarını: “Oğlum, insanları öyle seveceksin, öyle seveceksin ki, doğumlarıyla çoğalacak, ölümleriyle azalacaksın.”

 

Bu sözü ilk duyduğumda içindeki fevkalâdeliği anlayamamıştım: İnsanların doğumlarıyla çoğalmanın ve ölümleriyle azalmanın çok da zor olmadığını sanmıştım. İyi niyetli ve duyarlı her insan gibi ben de bu konuda hassas olduğumu sanırdım. Değilmiş, hiç de öyle değilmiş… Mesele, yakın dosta, akrabaya gösterilen yakınlık değilmiş. Birisiyle aramız iyiyken, o kişiyi meşreben kendimize yakın hissediyorken duyduğumuz yakınlığın Hatice Cenan Sultan’ın bahsettiği sevmekle bir alâkası yokmuş.  Allah’ın kendisine ve tüm yaratılmışına karşı ünsiyet kazandırdığı o yâr-ı vefâdarın hâlindeki bu sevgi ve kucaklama, tıpkı Allah’ın rahmetinin hepimizi örtüşü gibi öyle ayırımsız ve o kadar karşılıksızmış ki.

 

Ramazan paylaşmak ama bana yakın gelip gelmediğine bakmaksızın herkesle paylaşmak. Ramazan aç ve susuz kalmak ama dünya üzerindeki tüm aç ve susuzların hâlini hâl etmeye çalışarak… Ramazan alışkanlıklardan kurtulmak, Ramazan kanaat etmeyi öğrenmek. Her yaradılmışı daha iyi anlayıp, daha çok sevebilmek için de bir fırsat olarak hâl edebilmek…

 

Hâlden anlayabilmek…

 

Bu Ramazan bunu farkettim. Keşke kalemimden dökülen tüm bu süslü sözleri kesip göğsüme taktığımda mânâları içime nakşolunabilseydi. Ama ne fayda… Her yer Hz. Şems gibi öğretmen dolu ama Hz. Mevlânâ gibi öğrenci nerede?

 

 

The following two tabs change content below.

Emine Ebru

Orta halli, sıradan bir Türk ailesinin yine orta halli, sıradan çocuğu olarak yetişmiş bu fakir. Hayatının ilk 30 yılını gayretiyle dünyada mekan kurmaya harcamış; akıllı insan olmayı, hayırlı evlat olmayı, iyi okullarda okuyup kariyer yapmayı bir de kendini çocuklarına feda eden türden anneliği en ala hayat sanmış. Dünyayı kontrol edebileceğini sanmış, edemediğini gördüğü her anda da yaygarayı basmış. Sonra bir el öpmüş ve yıllarca kurduğu kumdan kaleleri yıkılıvermiş. Bütün kavramlar, bütün renkler, iyiler kötüler birbirine karışmış BİR olmuş. Artık varlık iddiasını yok etmeye, nefsine galip gelmeye ve aklı bu sefer gönlüyle bulmaya çalışıyor. Kul olmaya çalışıyor. Her an hata yapmaya devam ediyor, edeceğini de biliyor ama en azından niyetlerini ve tevbelerini temiz tutmaya çalışıyor.
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Yorum Yazın