Pervâne Olmuş Bir Güneş: Safiye Erol

Bir acep nûr kim güneş pervânesi…

 

Safiye Erol’un “Kadıköyü’nün Romanı”nı henüz bitirdim. Başladığım andan itibaren neredeyse elimden düşmeyen bu eser beni derinden etkiledi. İnsan psikolojisini hem erkek, hem de kadın cinsinde bu kadar sağlam çözümleyen ve bunu yalın fakat bir o kadar da hâkim bir lisanla anlatabilen az yazar okudum. Yazarın beni en çok etkileyen yönü ise, Sâmihâ Anne’nin kendileri hakkında buyurdukları gibi ancak kendisi ile hesaplaşıp kemal zirvesine erdikten sonra taşmış, yazdıklarını da bu minvalde neşretmiş olması oldu. Yoksa şimdilerde beynelmilel popülariteye sahip yazarlar arasında dahî sıkça rastlanan “yazmış olmak için yazmak”tan çok uzak bir tavrı var. Anlattıkları, insanın hakikatine yönleniyor, okuyanı bu yönde tefekküre teşvik ediyor ve okuruna bu yolda yardımcı oluyor. Şimdiye kadar Dostoyevski’den Boris Vian’a, Camus’den Turgenyev’e kadar psikolojik çözümlemede üstad birçok yazarı takdir ve hayret içinde okumuş olmama rağmen, onun adını dahî duymadan otuzlu yaşlarıma gelebilmişim. Hayret…

Hemen yanı başımda Türkiye’nin yıllardır en çok satan gazetelerinden biri duruyor. Üçüncü sayfasında yazan muharririn ne söylemeye çalıştığını dahî anlamak güç. Üç nokta ile biten yarım cümleler, tamamlanamamış düşünceler, yazıda sürekli bir şikâyet havası, fakat şikâyetin çözümü için önerilen bir felâh noktası da mevcut değil. Çoğu köşe yazarı, romancı, hatta müzisyen için bu düşüncem geçerli: Hiç de haketmedikleri nâmütenâhî bir üne sahipler ve insanlardan teveccüh görüyorlar. Sanki sihirli bir değnek bir gün onlara değiyor ve onlardan katbekat donanımlı insanları geride bırakıp şöhret sahibi oluyorlar. Bir kez umûmî kabul gördükten sonra da artık ne yapsalar takdire şâyân oluveriyor. Kitleler onların liderliğinde kendi entelektüel ve sanatsal çerçevesini çiziyor. Ne kadar yazık…

Üniversite yıllarında almakla mükellef olduğumuz Türk Dili ve Edebiyatı dersinde bir kitap okumamız gerekiyordu. Hocamız bizler kitabı okuduktan sonra kitap hakkında düşüncelerimizi sordu. Ben de biraz gençliğin verdiği pervâsızlık, biraz da hocamdan gördüğüm samîmiyet havasının verdiği cesaretle “Allah aşkına hocam, okutacak başka bir kitap bulamadınız mı? Bu kadar kötü bir eser üzerinde bu kadar vakit ayırdığımı hiç hatırlamıyorum” demiştim. O da aslında benimle aynı fikirde olduğunu itirâf etmişti. Fakat o sıralar umûmî beğeniyi kazanmış bir kitaptı ve üniversitedeki tüm öğrencilerin okuması için seçilmişti.

İçi boş, anlamsız, hiçbir övgüye lâyık olmayan birçok değer hayatımızın neredeyse merkezinde bulunuyor. Sanatı dahî takdir ederken çoğumuz popüler reyden etkileniyor, neyin güzel olup neyin güzel olmadığına başkalarının, çoğu zaman da yukarıda bahsettiğim mesnetsiz kanaat liderlerinin fikirlerinden etkilenerek karar veriyoruz.

Safiye Erol, şüphesiz istidad nazar-ı itibariyle de çoğumuzdan fersah fersah ötesindedir. Batıyı en kıymetli yönleriyle sindirmiş, günümüz dünyasında özellikle de oryantalist bir görüşle neredeyse aşağılanma raddesine gelmiş Doğu değerlerini de sahiplenmiş ve onların gerçek kıymetlerini özümseyebilmişti. Yine kafası kesik tavuk gibi nereye gittiği anlaşılamayan ve olsa olsa şekil itibariyle taklit mesâbesinde kalmış bir “Batıcılığı” savunmak yerine öz değerlerinin zirvesine çıkarak Batı’ya parmak ısırtacak bir noktaya gelmiştir. Sâmihâ Anne, bu müstesnâ yol arkadaşı hakkında “Kenan Rifâî gibi bir kurtarıcının yoluna düşüverdi ve Safiye Erol denen bu çıplak istidat ve hazır enerji, derhal toparlanıp mukadder kriteryumu buldu…” diyor.

Böyle müstesnâ bir entelektüelin dahî kriteryumunu bulması kilit noktadır. Onu Sırât-ı Müstakîm üzere seyrettiren câzibe budur. Gördüğü nûra doğru kanat açmış ve yanarak seyretmiştir. Bizler eğer bu vatanda bir medeniyetin devamından ya da tekrar yeşermesinden bahsediyorsak, bu öyle ya da böyle televizyonda gözüken, şöhretinin nereden geldiği anlaşılmayan, kendisi dolmadığı için taşması da muhâl kimselerin izinde değil, Safiye Erol gibi âbidelerin önderliğinde olacaktır.

Kenan Rifâî Hazretleri’nin büyüklüğünü anlamak için belki de kendilerine pervâne olmuş güneşlere bakmak, onları anlamaya çalışmak iyi bir yoldur.

The following two tabs change content below.

Hüseyin Gökhan

1976'da İstanbul'da doğmuşum. Kimya mühendisliğinden mezun olduktan sonra doktora öğrenimimi görmek üzere Amerika'ya gittim. Tasavvufla ilk tanışmam, New York'ta yaşayan hocam Ferihe Cerrahi Hanımefendi sayesinde oldu. Türkiye'ye döndükten sonra kendileri beni Cemalnur Sargut Hanımefendi'ye teslim ettiler. Bu değerli hanımefendilerin öğrencisi olabilmeyi hayatımdaki en büyük kazanç olarak görüyorum. İslam'ı doğru anlamanın yolunun Hz. Muhammed'i tanımaya çalışmak olduğunu, bunun için de bir mürşidin sohbetinde olmanın gerektiğini düşünüyorum. Talebe olmaktan aldığım zevki Her Nefes dergisinde yazdığım yazılarımla paylaşmaya gayret ediyorum.

Son Yazıları: Hüseyin Gökhan (Profiline git)

0 yorumlar

Yorumla

Yorum yapmak ister misiniz?
Gelişmemizde katkınız olsun.

Bir Yorum Yazın