Er Meydanı

Allah Allah! İllallah! Muhammed Resûlullah!

Buyur er meydanına!

Sev! Aşını sev, işini sev, eşini sev!

Ama yalanı dolanı sevme!

Al! Araba al, ev al, arsa al!

Ama mazlumdan ah alma!

Oyna! Horon oyna, çiftetelli oyna, zeybek oyna!

Ama kimsenin ekmeğiyle, nâmusuyla oynama!

 

Cazgırın bu sözlerinden sonra pehlivanlar dizlerine vurarak tüm heybetleriyle “er meydanı”nda boy gösteriyor. Kuvvetli vücutlar zeytinyağına bulanmış, güçlü ayaklar bilek boyuna gelen çimleri eziyor. Muhteşem bir görüntü. Çok geçmeden güreşler başlıyor. Önce davulların ağır ritmine uygun olarak müsâbakalar temkinli gidiyor. Davulların hızlanmasıyla güreşçiler de çabalarını arttırıyor,  üzerinden yağla karışık ter akan ağır vücutların ayakları yerden kesiliyor, kimi zaman koca meydan dar geliyor da neredeyse seyircilerin üzerine çıkıyor pehlivanlar. Tezâhüratların verdiği galeyanla yorgunluklarını unutan güreşçiler birbirlerine galip gelmeye gayret ediyorlar. Vakit ilerledikçe dayanma gücü kalmayan sırtlar birer birer yere kavuşuyor.

Sporun her türlüsünden zevk almama rağmen yüzlerce yıllık geleneğimiz olan yağlı güreşi ilk kez ailemle seyretme fırsatı buldum. Bir yandan çok eğlendik, bir yandan da ne kadar güzel bir gelenek olduğunu düşündük.

Hakemler galiplerin bileklerini havaya kaldırıyor. Galipler de mağlupların sırtlarını sıvazlıyor, onları teskin ediyorlar. Er meydanında galip olmak güzel, ama mağlup olmak da mûteber. Tâ ki âdâbınla güreş tut; rakibine, seyircine saygın olsun.

Allah adıyla başlayıp, gülümseten lafızının altında mâneviyat kokan mânîlerle devam eden bu müsâbaka, bir eğlenceden ibâret değil. Güreş zemini “er meydanı” olarak adlandırılmış, bu da bir rastlantı değil. Bunların hepsi bir medeniyetin ve o medeniyetin temelinde yatan değerlerin bir tezâhürü. Mâneviyâtı hayatın her noktasında bilfiil yaşatan bir geleneğin vârisleri olduğumuzu anlatıyor yağlı güreş.

Bizlere bu mirası ulaştıranlara, kara kıspetlerle meydana çıkmış bu erlerin ecdâdına, bir zamanlar kara donlu Kâbe’nin anahtarları da teslim edilmiş ve onlar Beytullah’ın hizmetkârlığına lâyık görülmüşlerdi. Sonra yorgun sırtları yere kavuşmuş, asırlarca hâkimi oldukları topraklarla beraber Kâbe-i Muazzama’nın hizmetkârlığını da kaybetmişlerdi. Buna ilk bakışta belki de üzülmek geliyor içimizden. Halbuki kimi zaman mağlup olmayı bilmek lazım. Önemli olan meydanda er olabilmek, hayatın her noktasında mutlak amaç olarak bu düsturu tutabilmek. Önünde sonunda mutlak galip yalnız Allah, biz de O’na seve seve mağlup olmayı isteyenlerin evlatlarıyız.

Şimdilerde gençlerimize aşılanmaya çalışılan spor kültüründe ise tek amaç galip gelmek. Mağlup olacağına hile yapmak belki daha iyi bir çıkış yolu diye düşünüyor insanlarımız. Hal böyle olursa etrafta er de kalmıyor, mağlup da galip de gelsen bir kıymeti kalmayan meydan da…

Her işinin önüne “Bismillahirrahmanirrahim”i, mânâyı koyan bir halktan sâdır olmuş bir kıymeti gördüm ben bugün yağlı güreşte. O erleri her meydanda göresim geliyor.

Altta kaldım diye yerinme!

Üste çıktım diye sevinme!

Pehlivaaan!

Allah Allah! İllallah!

 

The following two tabs change content below.

Hüseyin Gökhan

1976'da İstanbul'da doğmuşum. Kimya mühendisliğinden mezun olduktan sonra doktora öğrenimimi görmek üzere Amerika'ya gittim. Tasavvufla ilk tanışmam, New York'ta yaşayan hocam Ferihe Cerrahi Hanımefendi sayesinde oldu. Türkiye'ye döndükten sonra kendileri beni Cemalnur Sargut Hanımefendi'ye teslim ettiler. Bu değerli hanımefendilerin öğrencisi olabilmeyi hayatımdaki en büyük kazanç olarak görüyorum. İslam'ı doğru anlamanın yolunun Hz. Muhammed'i tanımaya çalışmak olduğunu, bunun için de bir mürşidin sohbetinde olmanın gerektiğini düşünüyorum. Talebe olmaktan aldığım zevki Her Nefes dergisinde yazdığım yazılarımla paylaşmaya gayret ediyorum.

Son Yazıları: Hüseyin Gökhan (Profiline git)

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Yorum Yazın